D E N E M E    


Bir Deyim Öğrenelim!

Söze Karışmak:

Başkaları konuşurken araya girip konuşmak. "Kimse söze karışmasın diye, onunla baş başa konuşmaya karar verdim."

DEYİM ARAMA


     
Sende Yolla Hata Bildir!



DEYİMLER SÖZLÜĞÜ




Güneşe Karşı İşemek:  

Saygı gösterilmesi gereken şeylere saygısızlık göstermek. "O şekilde davranarak, güneşe karşı işediğinin farkında mısın?"

Güneşi Üzerine Doğdurmamak:  

Güneş doğmadan önce yataktan kalkmak. "Çok disiplinliydi, güneşi üzerine doğdurmaz, hep aynı saatte evden çıkardı."

Güneşin Alnında:  

Güneşin yakıcı ışınları altında. "Biz güneşin alnında pişerken, sen nerelerde geziyorsun?"

Güneşin Altında:  

Güneşin yakıcı ışınları altında. "Biz güneşin altında pişerken, sen nerelerde geziyorsun?"

Güneşin Doğduğu Yerden Doğmak:  

Dünyaya doğudan dağılmış olmak.

Güneşinde Mendil Kurumamak:  

Kimseye bir yararı dokunmamak.

Günlerden Bir Gün:  

Geçmiş zamanda bir gün, vaktiyle, herhangi bir gün anlamına gelir. "Günlerden bir gün köye bir yabancı gelmiş."

Günleri Gece Olmak:  

Çok kederlenecek bir durum içinde bulunmak. "Sen gittiğinden beri, günlerim gece oldu."

Günleri Sayılı Olmak:  

1- İçinde olunan günlerde ölecek olmak. 2- Bulunduğu yerde kalmak için birkaç günü kalmak. ”Doktorlara bakılırsa anneannemin günleri sayılıymış.”

Günlerini Beklemek:  

Kurtulamayacak hasta son günlerini yaşamak. "Tedaviyi bıraktılar, günlerini bekliyoruz."

Günlerini Saymak:  

Kurtulamayacak hasta son günlerini yaşamak. "Tedaviyi bıraktılar, günlerini sayıyoruz."

Günlük Güneşlik:  

Açık ve bol ışıklı. (yer veya hava)

Günlük Güneşlik Görünmek:  

Sıkıntısız, sorunsuz, huzur ortamında bulunmak. "Hayatındaki her şey günlük güneşlik görünüyordu."

Günlük Tutmak:  

Her gün yaşananları, olayları ve anıları bir deftere yazmak. "Bir süre günlük tutmaya çalıştım, sonra pek sarmadı."

Günü Birliğine:  

Sabah gidip akşam dönmek üzere. ”Size günü birliğine konuk olmak istiyoruz.”

Günü Dolmak:  

1- Önceden belirlenmiş bir süreyi tamamlamak. "Günü dolmadan ödemeleri yapmalıyız." 2- Ömrünü tamamlamak, eceli gelmek. "Günü dolmamışsa hiçbir şey olmaz Allah'ın izniyle."

Günü Gününe:  

Gününü geçirmeden, tam gününde. "Derslerime günü gününe çalışırım."

Günü Gününe Uymaz:  

Her zaman aynı durumda bulunmaz, kararsız. "Günü gününe uymaz bu adamın; bir gün şen şakraktır, ertesi gün suratı sirke satar."

Günü Kurtarmak:  

Günün ağır koşullarını ve engellerini bir biçimde atlatmak. "Çalışmalarımız günü kurtarmak için değil, geleceği inşa etmek için."

Günü Yetmek:  

1- Ölüm zamanı gelmek. "Kızının ölümünü görmeye günü yetmedi." 2- Gebe için doğum vakti gelmek. "Halamın günü yetmiş, acilen doğuma aldılar."

Günün Adamı:  

1- Zamanın gereğine göre tutum ve yön değiştiren, çıkarını gözeten kimse. 2- Kendisinden o günlerde çok söz edilen.

Günün Birinde:  

Tarihi belirsiz olan geçmiş ya da gelecek bir zamanda. "Belki günün birinde yine görüşürüz."

Gününü Beklemek:  

1- Son günlerini yaşamakta olmak. "Çok hasta, gününü bekliyor." 2- Bir işin yapılacağı belirli zamanı beklemek. "Gününü bekliyorum, şimdi yapmam doğru olmaz."

Gününü Doldurmak:  

Bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanı tamamlamak. ”Gününü doldurur doldurmaz senetleri avukata verin.”

Gününü Görmek:  

1- Kötü bir sonla karşılaşmak, cezaya çarptırılmak. "Böyle davranmayı sürdürürsen, bir gün gününü göreceksin." 2- Çocuklarının iyi, mutlu günlerini görmek. "Çocuklarının bu gününü görmek onun da hakkı." 3- Aybaşı görmek. "Gününü görmek üzere olduğunu düşünüyorum."

Gününü Göstermek:  

Tehdit yollu cezalandırmak. "Ben o çocuğa gününü gösteririm."

Gününü Gün Etmek:  

Eline geçen imkânları değerlendirmek, hiçbir şeyi dert edinmeyip hoşça vakit geçirmek. ”Gününü gün eden yöneticilerden kurtulacağımız günler yakındır.”

Gününü Saymak:  

1- Son günlerini yaşamakta olmak. "Çok hasta, günlerini sayıyor." 2- Bir işin yapılacağı belirli zamanı beklemek. "Gün sayıyorum, şimdi yapmam doğru olmaz."

Gurbet Çekmek:  

Doğup yaşadığı yerleri özlemek. "Yıllarca gurbet çektik, sonunda döndük yuvaya."

Gurbet Ele Düşmek:  

Aile ocağından uzak bir yere gitmek. "Ben gurbet ele düşeli altı ay oldu."

Gurbete Çıkmak:  

Doğup yaşanılan yerden uzaklaşmak. "Ekonomik sebeplerden dolayı, gurbete çıkmak zorunda kaldık."

Gurbete Düşmek:  

Aile ocağından uzak bir yere gitmek. "Ben gurbete düşeli altı ay oldu."

Gurbete Gitmek:  

Doğduğu, yaşadığı yerden uzağa gitmek. "İki çocuğu da gurbete gitmiş."

Güreş Etmek:  

Güreşmek. "Benimle güreş etmeye cesaretin var mı?"

Güreş Tutmak:  

Güreşmek. "Benimle güreş tutmaya cesaretin var mı?"

Gurk Etmek:  

Tavuk kuluçkaya yatmak isterken veya yavrularını çağırırken "gurk gurk" diye ses çıkarmak. "Bahçemizde tavuğun gurk etmesi ilginç geldi."

Gurk Olmak:  

Kuluçkaya yatmaya hazırlanmak. "Gurk olmuş, annem yumurta ayarlıyor."

Gurka Yatmak:  

Tavuk civciv çıkarmak için yumurta üzerine oturmak. "Gurka yatalı bir hafta oldu."

Gürleyip Gitmek:  

Beklenmedik bir zamanda ansızın ölmek. "Yurt dışından dönünce, bir haftada gürleyip gitti."

Gürültü Bastırmak:  

Gürültüden daha güçlü ses çıkarıp onu etkisizleştirmek. "Odadakilerin gürültüsü televizyonun sesini bastırmaya başlamıştı."

Gürültü Çıkarmak:  

1- Karışıklık, tartışma, kavga çıkarmak. "Gürültü çıkarıp işi yokuşa sürmek istiyorsun." 2- Düzensiz ve rahatsız edici sesler çıkarmak. "Bu arabanın egzozu çok gürültü çıkarıyor."

Gürültü Çıkmak:  

Kavga, tartışma, karışıklık olmak. "Sınıfta gürültü çıkmasın diye uyarıda bulundum."

Gürültü Etmek:  

1- Karışıklık, tartışma, kavga çıkarmak. "Gürültü edip işi yokuşa sürmek istiyorsun." 2- Düzensiz ve rahatsız edici sesler çıkarmak. "Bu arabanın egzozu çok gürültü ediyor."

Gürültü Koparmak:  

1- Karışıklık, tartışma, kavga çıkarmak. "Gürültü koparıp işi yokuşa sürmek istiyorsun." 2- Düzensiz ve rahatsız edici sesler çıkarmak. "Bu arabanın egzozu çok gürültü koparıyor."

Gürültü Yapmak:  

1- Karışıklık, tartışma, kavga çıkarmak. "Gürültü yapıp işi yokuşa sürmek istiyorsun." 2- Düzensiz ve rahatsız edici sesler çıkarmak. "Bu arabanın egzozu çok gürültü yapıyor."

Gürültüye Gelmek:  

Bir iş, bir düşünce vb. nin telâş ve karışıklığa rastlayarak ilgi çekmemek, üzerinde durulmamak. "Yaptığım öneri gürültüye geldi."

Gürültüye Getirmek:  

1- (Bir işi, bir düşünceyi) telâş ve karışıklık yüzünden ilgi çekmez duruma getirmek. "Hafta sonu için yaptığım öneriyi gürültüye getirdiler." 2- Söz kalabalığından, karışıklıktan yararlanarak istediğini elde etmek. "Gürültüye getirip izni kopardı."

Gürültüye Gitmek:  

(Bir iş, bir düşünce) Telaşlı ve karışık bir durum nedeniyle değeri anlaşılamamak. "Yaptığım pasta gürültüye gitti."

Gürültüye Pabuç Bırakmamak:  

Korkutmalara, tehditlere aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak. ”Öyle her gürültüye pabuç bırakacak bir adam mı sanıyorlar beni?”

Gürültüye Vermek:  

Telaş ve karışıklığa yol açmak. "Yanlış bilgilerle, salonu gürültüye vermeyin."

Gurup Etmek:  

Güneş batmak. "Güneş gurup ediyorken, biz de eve varmak üzereydik."

Gurur Duymak:  

Gururlanmak. "Evlatlarıyla her zaman gurur duyardı." "Bu başarınla gurur duymamak mümkün değil."

Gurur Gelmek:  

Kurumlanmak, gururlanarak kasılmak. "Kendisiyle ilgili söylenenleri işitince, belli ki bir gurur gelmiş."

Gurura Kapılmak:  

Büyüklenmek, gururlanmak. "Gurura kapılmadan, çalışma temponu sürdürmelisin."

Gururuna Ağır Gelmek:  

Kişiliğine zor gelmek, büyüklüğünün zedelendiğini düşünmek. "Laflar gururuna ağır geliyorsa, siyasete girmeyeceksin."

Gururuna Dokunmak:  

Kişiliği zedelenmek, onuru kırılmak. "Gururuna dokunduğu için, pazardan alışveriş yapmaz."

Gururuna Yedirememek:  

1- Başkasının kendisine yaptığı olumsuz davranışı, onur kırıcı sayarak tepki ile karşılamak, hazmedememek. "Herkesin içinde o şekilde konuşmasını gururuma yediremiyorum." 2- Kendisinin başkasına yapması söz konusu olan davranışı, kişiliği için onur kırıcı saydığından yapmamak, kendine yakıştıramamak. "Gidip ondan para istemeyi gururuma yediremiyorum."

Gururunu Ayakaltına Almak:  

Her türlü fedakârlığı göze alıp ödün vermek, ilkelerden vazgeçmek. "Yüreği beş para etmez insanlar için, gururunuzu ayakaltına almayın."

Gururunu Okşamak:  

Bir kimseyi yüzüne karşı överek, becerilerini söyleyerek duygulandırmak.

Güven Beslemek:  

Bir kimseye, bir şeye güven duymak, inanmak, itimat etmek. ”O adama güven beslediğiniz için pişman olmayacaksınız.”

Güven Duymak:  

Bir kimseye, bir şeye güven beslemek, inanmak, itimat etmek. "O adama güven duyduğunuz için pişman olmayacaksınız."

Güven Kaybetmek:  

Eski güvenini, itibarını kaybetmek. "Bu olay onun güven kaybetmesine sebep oldu."

Güven Kazanmak:  

Söz, davranış ve yaptığı işlerle çevresindekileri kendisine inandırmak. ”İnsan, önce güven kazanmalıdır.”

Güven Vermek:  

Kendisinin güvenilir bir kişi olduğu, kendisine itimat edilebileceği duygusunu uyandırmak. ”Oldukça güven veren birisin.”

Güvence Altına Almak:  

Koruma sorumluluğunu üstlenmek. "Anayasamızda güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerinizi öğrenin."

Güvence Vermek:  

1- Bir anlaşmada taraflardan biriyle ilgili olarak sorumluluğu yüklenmek, inanca vermek, teminat vermek, garanti vermek. "Bu konuyla ilgili bize nasıl bir güvence vereceksiniz?" 2- Bir sorumluluk karşılığı olarak para vb. ortaya koymak, inanca vermek, teminat vermek, garanti vermek. "Şu iki bin lirayı güvence olarak alın."

Güvenceye Bağlamak:  

Koruma sorumluluğunu üstlenmek. "Anayasamızda güvenceye bağlanan temel hak ve özgürlüklerinizi öğrenin."

Güvendiği Dağlara Kar Yağmak:  

Güvendiği kimselerden yardım alamamak, güvendiği bir şeyin işe yaramadığı anlaşılmak. ”Çok umutlusun, inşallah güvendiğin dağlara kar yağmaz.”

Güvendiği Dal Elinde Kalmak:  

1- Güvendiği kimselerden yardım alamamak, güvendiği bir şeyin işe yaramadığı anlaşılmak. "Çok umutlusun, inşallah güvendiğin dal elinde kalmaz." 2- Güveni sarsılmak. "Güvendiğim dal elinde kaldı, ona bir daha iş vermem."

Güveni Olmak:  

Güvenmek, inanmak. "Sana güvenim olmasa, bu kadar parayı vermezdim."

Güveni Sarsılmak:  

Güveni, inancı kalmamak. "Yapılan adaletsizlikler, toplumun adalete olan güvenini sarsıyor."

Güvenmelik Vermek:  

Bir kimseye pazarlığında anlaşılmış bir paranın küçük bir bölümünü önceden vermek, kapora vermek. "Bin lira güvenmelik vermeniz lazım."

Güvenoyu Almak:  

Hükumetin tutumu milletvekilleri tarafından onaylanmak. "Hükumetin bugün güvenoyu alması bekleniyor."

Güvenoyu Vermek:  

Hükumetin tutumu ile ilgili olarak milletvekilleri tarafından olumlu oy kullanılmak. "Hükumete güvenoyu vermek için meclis bugün toplanıyor."

Güvensizlik Duymak:  

Güvenmemek. "O satıcıya güvensizlik duymakta haklısın."

Güvey Olmadık, Ama Kapı Dışında Bekledik:  

Bu konuyu her ne kadar iyi bilmiyorsak da büsbütün yabancısı da değiliz.

Güveyi Girmek:  

1- Erkek evlenmek. "Güveyi girmenin heyecanıyla fazla oturamadı." 2- İç güveyisi girmek. "O aileye güveyi girmeye dünden razı."

Güzel Hatırı İçin:  

Yüzünden, sebebiyle. "Ölmüşlerinin güzel hatırı için, bir bardak su versene."

Güzel Sanatlar:  

Edebiyat, resim, müzik, heykel, mimarlık, tiyatro gibi insanda heyecan ve hayranlık uyandıran sanatların ortak adı.

Güzelliği Yerinde Olmak:  

Güzellik ve çekiciliği eksiksiz olmak, gayet güzel durumda bulunmak. "Güzelliği yerinde olmasa dönüp yüzüne bakan olmaz."

Ha Babam:  

1- Devamlı olarak, hiç durmadan. 2- Karşısındakinin çabasını, gayretini artırmak için kullanılır. ”Ha babam ha, az kaldı, bitireceğiz işi.”

Ha Babam De Babam:  

Durmaksızın, sürekli. "İki günden beri ha babam de babam ödev yapıyoruz."

Ha Babam Ha:  

1- Karşısındakinin çabasını artırmak için kullanılan bir söz. 2- Sürekli olarak, durmadan. "Camın arkasında oturmuş, ha babam fatura damgalayıp para üstü veriyor." -E. Şafak.

Ha Bire:  

Durmadan, arka arkaya, sürekli olarak, ara vermeden. ”Tarlada bir adam ha bire çalışıyordu.”

Ha Bugün Ha Yarın:  

Neredeyse, kısa bir süre içinde. "Ha bugün ha yarın gelecek diye bekliyorlar."

Ha Deyince:  

Hemen, istenilen anda. "Ha deyince gelemem ki..."

Ha Gayret:  

Kuvvet vermek, cesaretlendirmek, yardım etmek için söylenen bir söz.

Ha Geldi, Ha Gelecek:  

Çok yakında gelecek, neredeyse gelecek, gelmesi gerek.

Ha Hoca Ali, Ha Ali Hoca:  

Farklı gibi gösterilen iki şeyin, gerçekte hiçbir değişikliği yoktur, “ikisi de birdir” anlamında kullanılır.

Ha Şöyle:  

Yapılan bir işin beğenildiğini anlatan bir söz. "Ha şöyle, sonunda bu işi öğrendin."

Ha Şunu Bileydin:  

Bu gerçeği daha önce anlamalıydın, anlamında söylenir. "- Annemden izin mi almam gerekirdi?

Habbesi Kalmadı:  

"Kalmadı, bitti, tükendi." anlamında kullanılan bir söz. "Bundan sonra bende merhametin habbesi kalmadı."

Habbesi Yok:  

"Kalmadı, bitti, tükendi." anlamında kullanılan bir söz. "Bundan sonra bende merhametin habbesi yok."

Habbeyi Kubbe Yapmak:  

Önemsiz, küçük bir şeyi büyütüp mesele çıkarmak. ”Söyle ona, habbeyi kubbe yapıp durmasın, ne olmuş çocuk biraz geç kalmış da!”

Haber Alamamak:  

Öğrenmek istediğini öğrenememek, gerekli bilgi kendisine ulaşmamak. "Bir haber alamayınca kalkıp geldik."

Haber Almak:  

Öğrenmek, bilgi edinmek, kendisine bildirilmek. "Haber alınca size de bildiririm."

Haber Atlamak:  

Gazetecilikte bir haberi vaktinde yayımlayamamak. "Bu kadar önemli bir haberi nasıl atlarsınız, aklım almıyor."

Haber Beklemek:  

Bilgi almak, bir şey öğrenmek için hazır bulunmak. "Biz bugün de haber beklemeye devam edeceğiz."

Haber Çıkmamak:  

Biri ya da bir şey ile ilgili beklenen bilgi ve haber gelmemek. "Kayıp başvurusu olalı on gün oldu, hala bir haber çıkmadı."

Haber Geçmek:  

Bilgisayar, teleks, telefon, televizyon vb. ile bilgi iletmek. "Az önce yine benzine zam haberi geçti."

WhatsApp