D E N E M E    


Bir Deyim Öğrenelim!

Nefsini Körletmek:

Birtakım yollarla iştah duygusunu dindirmek. ”Nefsini körletmeden iyi bir kul olamazsın.”

DEYİM ARAMA


     
Sende Yolla Hata Bildir!



DEYİMLER SÖZLÜĞÜ




Fertiği Kırmak:  

Gizlice sıvışıp gitmek, gizlice kaçmak, kaçıp uzaklaşmak. "Dünkü kavgada fertiği kırmakta geç kaldık."

Fertik Çekmek:  

Gizlice sıvışıp gitmek, gizlice kaçmak, kaçıp uzaklaşmak. "Dünkü kavgada fertiği çekmekte geç kaldık."

Fertik Kırmak:  

Gizlice sıvışıp gitmek, gizlice kaçmak, kaçıp uzaklaşmak. "Dünkü kavgada fertiği kırmakta geç kaldık."

Feryat ve Figan Göklere Çıkmak:  

Bağırıp çağırmak, bütün etrafı rahatsız edecek kadar çokça bağırıp çağırmak. "Gece üst komşuda feryat ve figan göklere çıktı."

Ferz Çıkarmak:  

Acemi bir oyuncuya karşı vezirsiz oynamak. "İlk oynadığımızda, ferz çıkarmış, oyunu kazanmıştı."

Ferz Çıkmak:  

Satrançta piyon, karşıdaki en son kareye kadar sürülüp vezir olmak. "Ferz çıkmak için iki hamlesi kalmıştı."

Fes Düştü Kel Açıldı:  

Saklanan bütün yalan ve dolanlar meydana çıktı. Saklanmaya çalışılan bütün gizli tarafları belli oldu. "Karneyi aldın; fes düştü, kel açıldı."

Fes Düştü, Kel Güründü:  

Saklanan bütün yalan ve dolanlar meydana çıktı. Saklanmaya çalışılan bütün gizli tarafları belli oldu. "Karneyi aldın; fes düştü, kel güründü."

Fesada Vermek:  

Ara bozmak, ortalığı karıştırmaya çalışmak, insanları birbirine düşürecek işler yapmak. "Bu işi kim fesada verdiyse, Allah'ından bulsun."

Fesat Çıkarmak:  

Ara bozmak, ortalığı karıştırmaya çalışmak, insanları birbirine düşürecek işler yapmak. "Bu işte kim fesat çıkardıysa Allah'ından bulsun."

Fesat Karıştırmak:  

Hile yapmak. "Piyasaya sürdüğü ürünlere fesat karıştırmış."

Fesat Kumkuması:  

Tamamiyle kötülük düşünen, insanları birbirine düşürecek işler yapan, ortalığı karıştıran.

Feshetmek:  

1- Verilmiş bir yargıyı kaldırmak, bozmak. 2- Kapatmak, dağıtmak.

Fesini Havaya Atmak:  

Sevinmek. "Çocuğunun başarısını, fesini havaya atarak kutladı."

Fetva Çıkarmak:  

Belli bir konuda dinî hukuk kurallarına göre izin almak. "Fetva çıkarmadan bu işe girişmek ne derece doğru olur, bilemiyorum."

Fetva Vermek:  

1- Herhangi bir işlemin veya eylemin din kurallarına uygun olup olmadığı konusunda konuyla ilgili bilim adamlarınca açıklama yapılmak. "Bu konuda fetva vermişlerse, okuyup incelemek lazım." 2- Bir işin yapılabilmesi için yargıda bulunmak. "Babam yapabilirsiniz diye fetva verdi." 3- Gereksiz yere emir verir gibi konuşmak. "Bize fetva vereceğine, git kendin yap."

Fetvayişerife Çıkarmak:  

1- Şeyhülislam fetvası ilan etmek. "Yeni bir fetvayişerife çıkarmışlar." 2- Kendi kendine yorum getirmek. "Fetvayişerife çıkarmaya mı çalışıyorsunuz?"

Feveran Etmek:  

Birdenbire öfkelenmek, köpürmek, parlamak. "Elektrikler kesildi, bilgisayarda oynayan çocuk feveran etmeye başladı."

Fevt Etmek:  

Yitirmek, elden kaçırmak. "Bu kadar imkanı fevt etmene şaşıyorum Hidayet."

Fevt Olmak:  

1- Yitmek. "Bu telefon fevt oldu." 2- Ölmek. "Fevt olmuş insanın ardından konuşma."

Feyiz Almak:  

Yetişmek, bilgilenmek.

Fi Tarihinde:  

Belirsiz, eski bir zamanda anlamına gelir. "Bu evi fi tarihinde yapmışlar."

Fıçı Balığı:  

Fıçıya basılmış balık tuzlaması.

Fıçı Gibi:  

Kısa boylu ve çok şişman. "Fıçı gibi bir okul müdürümüz var."

Fidan Boylu:  

Boyu ince, uzun ve biçimli.

Fidan Gibi:  

İnce ve uzun boy. "Fidan gibi bir kız sevdim."

Fifti Fifti:  

(İng) Yüzde elli elli, yarı yarıya. NOT:: İngilizce fifty fifty "yüzde elli elli, yarı yarıya" deyiminden alıntıdır. İngilizce deyim Eski İngilizce fīftig "elli" sözcüğünden evrilmiştir.

Figan Etmek:  

Bağırarak ağlamak, inlemek. "Zamanında çok uyardık, şimdi paralar gitti diye figan etmeyin."

Fiil Adamı:  

Sözle değil, işle başarı sağlayan kimse, elinden iş gelen.

Fiile Koymak:  

Eyleme geçirmek. "Çok önemli projelerimiz var, çoğunu daha fiile koymadık."

Fiili Bozuk:  

Ahlakça düşük kimse.

Fikir Almak:  

Birinin düşüncesinden yararlanmak. ”Fikir alınacak insanlar konularında ehil kişiler olmalı.”

Fikir Danışmak:  

Bilgi edinmek için bir yetkiliden bilgi almak. "Muhtara fikir danışmak için, kahvede buluştular."

Fikir Edinmek:  

Kanaat sahibi olmak. "Kitap hakkında fikir edinmek için göz gezdirdim."

Fıkır Fıkır Fıkırdamak:  

Yerinde duramamak. "Fıkır fıkır fıkırdamayı bırak, biraz sabret."

Fıkır Fıkır Kaynamak:  

1- Bir şeyden bir yerde çok bulunmak "Suyun içi, fıkır fıkır balık kaynıyor." 2- Yerinde duramamak. "Fıkır fıkır kaynamayı bırak, biraz sabret."

Fikir Gazetesi:  

Bir düşüncenin savunuculuğunu yapan gazete.

Fikir Kaynağı:  

Fikir verebilen şey, düşünce kaynağı.

Fikir Vermek:  

1- Bir konuda düşüncesini bildirmek. 2- Bir konuda yol gösterici bilgi edinmek. ”Nasıl yapmalıyım? Bana biraz fikir versenize.”

Fikir Yormak:  

Bir konuda çok düşünmek. "Bu soru üzerinde fikir yormaya gerek yok, bence hatalı."

Fikir Yürütmek:  

Bir konu üzerinde kendi düşüncesini söylemek, tahminlerde bulunmak. ”Bu konuda fikir yürütmek işime gelmiyor.”

Fıkırdamak:  

Kesik kesik gülmek. "Fıkırdamayı bırakıp, beni dinleyin."

Fikrini Almak:  

Birinin bilgi birikiminden ve düşüncesinden yararlanmak. "Fikrini almak istediğin insanlar, konularında ehil olmalı."

Fikrini Çelmek:  

Kandırmak, düşüncesini değiştirtmek, ikna etmek. "Onlara inanma, fikrini çelmeye çalışıyorlar."

Fil Dişi Kuleden Bakmak:  

Herkesi küçümseyip kendini farklı görmek. "Halka; fil dişi kulelerden bakanlar, halktan cevabı çok sert alırlar."

Fil Dişi Kuleye Çekilmek:  

Herkesi küçümseyip kendisine özgü dünyasına çekilmek. "Bazıları, fil dişi kuleye çekilmiş, memleketteki yangından haberi yok."

Fil Gibi:  

1- Çok yemek yiyen kimse. "Fil gibi, bir oturuşta beş porsiyon yer." 2- Çok şişman kimse. "Fil gibi, arabaya nasıl sığacak."

Fil Hastalığı:  

En çok bacakların şişip fil ayağı biçimini almasıyla kendini gösteren bir hastalık.

Filarmonik Orkestra:  

Özenle kurulmuş ve önemli yer almış büyük orkestra.

Fıldır Fıldır:  

(Göz) Çabuk ve devamlı dönmeyi anlatır.

Fıldır Fıldır Aramak:  

Israrla ve telaşla aramak. "Evin içinde, fıldır fıldır cüzdanını arıyordu."

Fildişi Gibi:  

Donuk, beyaz ten. "Fildişi gibi tenim var, bronzlaşmak istiyorum."

Filinta Gibi:  

Genç, ince uzun boylu, çevik, yakışıklı kimse. "Filinta gibi damat bulmuşsun, hayırlı olsun."

Filiz Gibi:  

İnce ve güzel vücutlu. "Filiz gibi mankenler, sırayla sahnede yürüyordu."

Filiz Vermek:  

1- Sürgün çıkmaya başlamak. "Filiz veren, kök salan her tohum, büyüyüp gelişmek, meyveye durmak için çabalıyor." 2- Ortaya çıkmak. "Gece filiz veren bu olayları ciddiye alsaydınız, bunlar yaşanmazdı."

Film Çekmek:  

1- TV bir sinema kamerasıyla görüntüleri tespit etmek veya bir hareket ve görünüşün sıralı resmini çekmek. "Ekip, film çekmek önemli bir bütçe ayırmış." 2- Vücudun röntgenini almak. "Film çektirip gel diye, beni röntgene gönderdi."

Film Çevirmek:  

1- TV beyaz perdede oynatılacak bir eseri filme almak veya bu eserin çekilişi sırasında rol yapmak. "Gençlik yıllarında onlarca film çevirdi." 2- Eğlenmek, hoş vakit geçirmek. "Köşede toplanmış, film çeviriyorsunuz yine."

Film Oynamak:  

Bir film, sinemada gösterilmekte olmak. "Bugün hangi filmler oynuyor?"

Film Oynatmak:  

Bir filmi sinemada göstermek. "Günde altı film oynatmayı yeterli gördüler."

Filo Etmek:  

Yelkenlerden rüzgarı çıkarmak.

Finale Kalmak:  

Şampiyonu belirleyecek son yarışmaya katılma hakkını kazanmak. "Finale kalmak için üç eser yarışacak."

Fincan Gibi:  

İri ve patlak göz. "Elimdeki renkli çantaya, fincan gibi gözleriyle, dalgın dalgın bakıyordu."

Fincan Oyunu:  

Fincanların altına yüzük saklanarak oynanan bir oyun.

Fincancı Katırlarını Ürkütmek:  

Zararı dokunacak bir kimsenin hoşuna gitmeyen bir davranışta bulunmak. ”Kaymakamla konuşurken dikkatli ol, fincancı katırlarını ürkütme sakın!”

Fındık Altını:  

1- İki yüzyıl önce basılmış olan bir altın akçe. 2- Küçük ve değerli şey.

Fındık Kabuğunu Doldurmaz:  

Çok önemsiz, değersiz, incir çekirdeğini doldurmaz. "Anlattıkları fındık kabuğunu doldurmaz şeyler, birbirlerine boş yere darılmışlar."

Fındık Kırmak:  

Çapkınlık yapmak. "Fındık kırmak için bir kaçamak yapma peşindeydiler."

Fındık Kurdu Gibi:  

Ufak tefek, tombulca, sevimli. "Fındık kurdu gibi çocuk, bayılıyorum şarkı söylemesine."

Fındık Sıçanı:  

Ufak bir cins sıçan.

Fındık Yuvası:  

Tombul ellerin dış yüzünde, parmak diplerinde görülen çukurluklar.

Fink Atmak:  

Hiçbir şeye aldırmadan gönlünce gezip eğlenmek, şurada burada oynayıp zıplamak.

Fır Dönmek:  

Bir kimseye yaranmak veya yardım etmek için üstün çaba harcamak. "İzin isteyecek ya, babasının etrafında fır dönüyor."

Fırça Atmak:  

Paylamak. "Müdür, bizi odasına fırça atmak için çağırmış."

Fırça Çekmek:  

Paylamak. "Müdür, bizi odasına fırça çekmek için çağırmış." "Koskoca adam oldun, sana fırça çekmek istemiyorum."

Fırça Gibi:  

Dik, sık ve sert (saç, sakal). "Saçlarımı aldığım yeni şampuanla yıkadım, ama saçlarımı fırça gibi yaptı."

Fırça Yemek:  

Paylanmak. "Senin yüzünden, öğretmenden fırça yedik."

Fire Vermek:  

Olumsuz nedenlerle eksilmek, azalmak, kaybedilmek. "Nakliye sırasında domatesler biraz fire verdi."

Fırıldak Çevirmek:  

Düzen kurmak, hileli iş görmek. ”Yine ne fırıldak çeviriyorsun sen?”

Fırıldak Döndürmek:  

İsteğine ulaşmak için düzen kurmak, hileli iş görmek. "Yine ne fırıldak döndürüyorsun sen?"

Fırıldak Gibi:  

Düşüncesini sürekli değiştiren, sözünden dönen kimse. "Fırıldak gibi milletvekili, onun neyine güveneceksin."

Fırın Ekmek Yemesi Lazım:  

"Bir duruma erişmek için pek çok emek vermesi, çalışması gerekir." anlamında kullanılan bir söz. "Senin sazla bu parçayı çalabilmen için, daha on fırın ekmek yemen lazım."

Fırın Gibi:  

Çok sıcak yer. "Bu oda fırın gibi, terlemiyor musunuz?"

Fırın Süpürgesi:  

Zayıf, uzun boylu kimse. "Fırın süpürgesi gibi ortalıklarda gezen kuzenin mi?"

Fırsat Aramak:  

En uygun şartı, durumu veya zamanı kollamak. "Güzel bir araba almak için fırsat arıyor."

Fırsat Beklemek:  

En uygun şartı, durumu veya zamanı kollamak. "Güzel bir araba almak için fırsat bekliyor."

Fırsat Bilmek:  

Bir şeyden belli bir amaçla hemen yararlanmak. "Açılan kursları fırsat bilip, yüzme öğrendik."

Fırsat Bu Fırsat:  

"Yararlanılacak en uygun zaman." anlamında kullanılan bir söz. "Kampanya bu hafta bitiyormuş, fırsat bu fırsat gidip bakmak lazım."

Fırsat Bulmak:  

Uygun, elverişli zaman bulmak. "Fırsat buldukça, gelip size yardım ederim."

Fırsat Çıkmak:  

Bir imkâna kavuşmak. "Toplantıda konuşmak için, bize fırsat çıkmadı."

Fırsat Düşkünü:  

Çıkar sağlamak, kötülük yapmak için fırsat kollayan kimse. ”Fırsat düşkünü insanlardan nefret ederim.”

Fırsat Düşmek:  

Bir imkâna kavuşmak. "Toplantıda konuşmak için, bize fırsat düşmedi."

Fırsat Gözlemek:  

Yapmak istediği iş için uygun bir zaman ya da bir durum beklemek. "Onu yalnız yakalamak için fırsat gözlüyordu."

Fırsat Her Vakit Ele Geçmez:  

"Fırsat insanın eline çok seyrek geçtiği için çıkan fırsat iyi değerlendirilmelidir." anlamında kullanılan bir söz. "Fırsat her vakit ele geçmez; bence, sen bu teklifi kabul et."

Fırsat Kollamak:  

Yapmak istediği iş için uygun bir zaman ya da bir durum beklemek. "Onu yalnız yakalamak için fırsat kolluyordu."

Fırsat Sakal Altından Geçer:  

"Fırsatı yakalayabilmek için uygun zamanı kollamak gerekir." anlamında kullanılan bir söz. "Satmadan önce iyi araştır, fırsat sakal altından geçer."

Fırsat Vermek:  

Bir işi yapmak için uygun, elverişli şartı sağlamak. "Hava fırsat vermediği için, mangal keyfi yapamadık."

Fırsat Yakalamak:  

Bir şey için uygun ve elverişli zaman bulmak. "Fırsat yakalarsam sizin yanınıza geleceğim."

Fırsatı Ganimet Bilmek:  

Çıkan fırsattan en iyi biçimde yararlanmak, fırsattan istifade etmek. "Fırsatı ganimet bilip, kömür çuvallarını götürmüş."

Fırsatı Kaçırmak:  

Elverişli durumdan yararlanmamak. "İndirim fırsatını kaçırmak istemiyorsan, yarın erken gel."

Fırsatını Bulsa Bir Kaşık Suda Boğmak:  

Bir kimseye çok kızmak veya çok öfkelenmek. "Sana çok sinirliyim, fırsatını bulsam seni bir kaşık suda boğarım."

WhatsApp