D E N E M E    


Bir Deyim Öğrenelim!

Söz Ayağa Düşmek:

Bir konu, herkesin ağzına dökülmek, sorumsuz ve yetkisiz kimselerin düşünce bildirdikleri duruma gelmek. "Birlikte bir iş yapalım dedik, söz ayağa düştü, biz vazgeçiyoruz."

DEYİM ARAMA


     
Sende Yolla Hata Bildir!



DEYİMLER SÖZLÜĞÜ




El Erişmemek:  

Güç, kuvvet yetmemek.

El Ermez Göz Görmez:  

Meydana gelmiş bir olayı görmek, o olayla ilişki kurmak uzaklık nedeni ile mümkün değildir.

El Ermez Güç Yetmez:  

Bir iş karşısındaki güçsüzlüğü anlatmak için kullanılır.

El Etek Çekmek:  

Uğraştığı şeyle artık uğraşmaz olmak. "Balıkçılıktan da elini eteğini çekmişti."

El Etek Öpmek:  

1- Bir işi yaptırmak için çok yalvarmak. "El etek öptü, ama istediğini elde edemedi." 2- Yaltaklanmak. "Şu adam için el etek öpmekten bıkmadın mı?"

El Etek Tutmak:  

Tarikata girmek, derviş olmak.

El Etmek:  

1- Bir kimseyi el işaretiyle çağırmak. "Öğretmen el edip beni yanına çağırdı." 2- Uzaktan el sallamak. "Teyzeme yolcu ederken el edip, öpücük yolladım."

El Gün:  

Başkaları, yabancılar, herkes. "Çocuk, el gün ne düşünür diye düşünmez, sokakta ağlar da güler de."

El İle Gelen Düğün Bayram:  

Herhangi bir sıkıntıya başkalarıyla birlikte katlanmanın daha kolay olduğunu anlatır.

El Kadar:  

Küçük, küçücük. ”El kadar çocuk işime karışamaz benim.”

El Kaldırmak:  

1- Kendisinden büyüğe vurmak için elini kaldırmak. 2- Bir şey söylemek istediğini, oy verdiğini elini kaldırarak belirtmek. ”Sen ne cüretle babana el kaldırırsın!”

El Kapısı:  

1- Bir kızın gelin gittiği ev. 2- Yabancıların memleketi, evi, yurdu. ”Yıllarca el kapılarında çalıştım durdum.”

El Katmak:  

1- Bir işin sonuçlanmasına yardımcı olmak. "Siz de el katın, şu işi hemen bitirelim." 2- Bir işe karışmak, müdahale etmek. "Benim işime el katmaya çalışma."

El Kiri:  

Kolayca vazgeçilir, atılır şey.

El Koymak:  

1- Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması. 2- Buyruğu altına almak, hükümetçe uygun görülen mal, arazi ve kuruluşa hâkim olmak. ”Hükümetin el koyduğu arazi burdan başlıyor.”

El mi Yaman Bey mi Yaman:  

Baştaki ne kadar güçlü görünürse görünsün, asıl gücün halkta olduğunu anlatır.

El Oğlu:  

1- Yabancı. 2- Damat. ”El oğluna güvenme sakın!”

El Örmesi:  

Elde örülmüş. "El örmesi bir kazak aldım."

El Ovuşturmak:  

1- Birinin karşısında ezilip büzülmek. 2- Birinin kötü duruma düşmesine içten içe sevinmek.

El Pençe:  

1- Saygı gösterilen kimse karşısında el kavuşturmuş bir biçimde. 2- Aşırı saygı göstererek.

El Pençe Divan:  

Aşırı saygı göstererek. "Uzun süre el pençe divan durmaya devam ettik."

El Pençe Divan Durmak:  

Saygı gösterilen, hürmet edilen bir kişi karşısında el kavuşturup ayakta durmak. "Bakan Bey'in yanındaki herkes el pençe divan durmuş, onu dinliyordu."

El Şakası:  

Güldürmek ereğiyle ya da kızdırmadan tedirgin etmek için bir kimseye elle yapılan ilişme.

El Sıkışmak:  

Pazarlıkta anlaşmak. "Uzun pazarlıklardan sonra el sıkıştık."

El Sıkmak:  

Tokalaşmak, selamlaşmak için birinin elini tutmak. "Elini sıkıp ayrıldım."

El Sunmak:  

Birine yardım etmek, dokunmaya, almaya çalışmak. "Şu fakire bir el uzatan olsa da bütün dertlerinden kurtulsa çok iyi olur."

El Sürmek:  

Değmek, ilişmek, almak.

El Sürmemek:  

1- Dokunmamak, hiç değmemek. 2- Yapımına başlamamak. ”İşe el sürmeye vakit bulamadım daha.”

El Tazelemek:  

1- Bir işte yorulan kimse yerine başka birini getirmek. 2- Tuttuğunu bırakıp ellerini dinlendirmek.

El Ucuyla Vermek:  

Herhangi bir şeyi az miktarda vermek.

El Üstünde Tutmak:  

Bir kimseye çok sevgi ve saygı göstermek. "Öğretmenimizi her zaman el üstünde tutarız."

El Üstünde Tutulmak:  

Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek. ”Dedem ailemizde el üstünde tutulurdu.”

El Uzatmak:  

1- Birine yardım etmek. 2- Dokunmaya, almaya çalışmak. ”O bizim bir yakınımız, ona elimizi uzatmalıyız hemen.”

El Vurup Etek Silkmek:  

Pes etmek, karışmamak, uğraştığı işi kesin olarak bırakmak.

El Yatkınlığı:  

Eli işe alışmış olma hali.

El Yıkamak:  

Bir işten ilgisini kesmek.

El Yordamıyla:  

Tahminlerine, sezgilerine dayanıp elle yoklayarak. ”El yordamıyla kibrit kutusunu buldum.”

Elalemin Derdi, Seni mi Gerdi:  

Başkasının meselesini merak eden kimselere hakaret yollu olarak söylenir.

Elaman Çekmek:  

Bezginlik gösterip yakınmak.

Elaman Demek:  

Çok bezmek.

Elbirliği Yapmak:  

Birlikte davranmak, dayanışmak. "Tüm sınıf el birliği yapıp camları sildi." "Salça yapmak için, komşularla el birliği yaptık." "El birliği yapmadan bu sorundan kurtulamayız." Doğru yazımı el birliği yapmak şeklindedir.

Elçi Peşrevi:  

Yaltaklık, dalkavukluk, tabasbus. Gerçekte mehterin çıkarken çaldığı müziğin adıdır.

Elde Avuçta Bir Şey Kalmamak:  

Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak. ”Elde avuçta bir şey kalmayınca ne yapacağını şaşırdı.”

Elde Avuçta Ne Varsa:  

Sahip olunan mal, para vb., her şey. "Elde avuçta ne varsa çocuğa harcadık."

Elde Bir:  

Kesinlikle gerçekleşecek şey, anlamında kullanılır. "Bu maç elde bir."

Elde Bulunan:  

Var olan, hazırdaki. "Ona elde bulunanı verdik."

Elde Değil:  

Olanaksız, anlamında söylenir. "Elde değil, bu akşam yola çıkmam gerekiyor."

Elde Etmek:  

1- Bir şeye sahip olmak. 2- Bir kimseyi kendi yanına çekmek. ”Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boşuna uğraşma.”

Elde Kalmak:  

1- Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2- Harcanandan arta kalmış olmak. ”Şu kasadaki üzümler elde kaldı.”

Elde Olmamak:  

İradesi dışında gerçekleşmek. "Elde olmadan kulak misafiri oldum."

Elde Tutmak:  

Sahibi olsun olmasın, bir malı mülkiyeti altında bulundurmak, zilyet olmak. "Bulduğumuz tarihi eserleri elde tutmak istemiyorum."

Elden Ağza Yaşamak:  

Günlük kazancı ancak gereksinimlerini karşılayacak kadar olmak.

Elden Almak:  

1- Bir malı pazara çıkarılmadan sahibinden doğrudan satın almak. "Siz siparişleri hazırlayın, ben elden alırım." 2- Herhangi bir şeyi biriyle yüz yüze görüşerek almak. "Bu arabayı ilk elden aldım."

Elden Avuçtan Çıkmak:  

1- Malı olmaktan çıkmak. "O arsamız elden avuçtan çıktığı için üzüldüm." 2- Kaybedilmek. "Elden avuçtan çıkmış, nasibimiz değilmiş."

Elden Ayağa Düşmek:  

Başkalarının yardımıyla yaşamını sürdürecek kadar kötü duruma düşmek.

Elden Ayaktan Düşmek:  

Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek. ”Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin.”

Elden Ayaktan Düşmek:  

Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek. "Allah, kimseyi elden ayaktan düşürmesin."

Elden Ayaktan Kesilmek:  

Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek. "Allah, kimseyi elden ayaktan kesmesin."

Elden Bırakmamak:  

Bir şeyle sürekli ilgilenmek, elden düşürmemek.

Elden Çıkarmak:  

1- Bir şeyin sahipliğini başkasına geçirmek, satmak "Otomobilimi elden çıkarmak istiyorum." 2- Yitirmek. "İndirim çeklerini elden çıkarmak istemedim."

Elden Çıkmak:  

Malı olmaktan çıkmak. ”O arsa elden çıktığı için üzüldüm.”

Elden Düşme:  

Az kullanılmış. ”Elden düşme bir araba aldı.”

Elden Düşürmemek:  

Kitap, tespih gibi, elde kullanılan bazı eşyayı ara vermeden kullanmak.

Elden Ele Dolaşmak:  

Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek. ”Elden ele dolaşan atı nihayet geri almayı başardı.”

Elden Ele Geçmek:  

Bir kimseden ötekinin eline geçmek, birçok sahip değiştirmek. "Araba elden ele geçmişti, hor kullanılmıştı."

Elden Ele Gezmek:  

Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek. "Elden ele gezen atı nihayet geri almayı başardı."

Elden Geçirmek:  

Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek. ”Yaptığın işi bir daha elden geçir.”

Elden Gel:  

1- Ver! Elden gel bakalım iki parayı. 2- Kutlamak amacıyla söylenen bir söz.

Elden Geldiği Kadar:  

Yapılabildiği, olabildiği kadar.

Elden Gelmek:  

Yapabilmek. "Elden gelen bir şey olsa sana yardımcı olurduk."

Elden Gelmemek:  

Yapamamak, dayanamamak.

Elden Gitmek:  

Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun kalmak. ”Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti.”

Elden Kaçırmak:  

Elde edilebilecek bir şeyden türlü sebeplerle yararlanamamak. "Bu şansını değerlendir, elden kaçırmamaya çalış."

Elden Kaçmak:  

1- Sahip olamamak. 2- Değerlendirememek.

Elden Kovuşturmak:  

(Bir işin evrakını dairelerde) ilgilisi gezdirip kovuşturmak.

Elden Ne Gelir:  

Çaresiz bir durumda yapılacak bir şey olmadığını ifade eder. "Hastalığının çaresi yokmuş. Elden ne gelir?"

Elden Vefa, Zehirden Şifa:  

Zehirden şifa beklenilmeyeceği gibi, yabancılardan da vefa beklemek boştur.

Ele Alınır:  

Oldukça iyi, işe yarar.

Ele Alınmaz:  

Çok kötü, berbat.

Ele Almak:  

1- Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak. 2- İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek. ”Konuyu yeni baştan bir daha ele alalım.”

Ele Avuca Sığmamak:  

1- Şımarık davranmak. 2- Ele avuca sığmamak, söz dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek. ”Sen ne ele avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer.”

Ele Bakmak:  

1- Avuç içindeki çizgilere bakıp kişinin geleceğini okumak, el falına bakmak. 2- Muhtaç olmak.

Ele Geçirmek:  

Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak. ”Şu toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam demektir.”

Ele Geçmek:  

1- Yakalanmak. 2- Edinilmek.

Ele Gelmek:  

1- El ile tutabilmek. "Saçların artık ele gelmeye başladı." 2- Bebek kucağa alınacak kadar büyümüş olmak. "Bebeğiniz artık ele geliyor."

Ele Güne Karşı:  

Dostlara üzüntü vermemek, düşmanları da sevindirmemek için, dosta düşmana karşı. "Ele güne karşı nasıl konuşuyorsun, hiç yakışıyor mu sana?"

Ele Güne Rezil Olmak:  

Utanılacak, çok kötü bir duruma düşmek. "Bu davranışın yüzünden ele güne rezil olduk."

Ele Verir Öğüdü Kendi Keser Söğüdü:  

Başkasına olmaması gereken hatalı, yanlış şeyleri söylerken kendisi o davranışları yapan kişiler için kullanılan deyim.

Ele Verir Talkını, Kendi Yutar Salkımı:  

Başkalarına verdiği öğütlere kendisi uymayan ve hatta tersini yapan kimseler için söylenir. "Onu örnek alma; o ele verir talkını, kendi yutar salkımı."

Ele Vermek:  

Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak. ”Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa çıktı.”

Elebaşı:  

1- Kötü, olumsuz iş veya hareketlerde önder olan kimse, sergerde. 2- Oyunda arkadaşlarına baş olan çocuk.

Elekle Su Taşımak:  

Verimsiz, gereksiz, fayda sağlamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak. "Seninki meseleye elekle su taşımak olmuş."

Elekten Geçirmek:  

Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak. ”Şu dosyayı bir daha elekten geçirin.”

Elektirik Almak:  

Bir kimseden duygusal olarak etkilenmek.

Elektriği Kesmek:  

Elektrik enerjisinin akışına engel olmak.

Elektriği Yakmak:  

Bir yeri aydınlatmak için elektrik enerjisini açıp kullanmak.

Elektrik Almak:  

Etkilenmek, etkisi altında kalmak. "Gelin adayından elektrik alamadığını söyledi."

Elektrik Anahtarı:  

Bir devreden elektrik geçmesini veya geçmemesini sağlayan ve genellikle elle kumanda edilen düğme.

Elektrik Çarpması:  

Bir canlının elektrik akımı geçen tele dokunması sonucunda şiddetle sarsılması veya ölmesi.

Elektrik Direği:  

Elektrik enerji hatlarını taşıyan ağaç veya metal direk.

WhatsApp