Bir Deyim Öğrenelim!
Vurup Kafayı Uyumak:
Uykusu geldiğinde hemen yatmak. "Eve gelir gelmez vurup kafayı uyudum, iyi uyumuşum."
DEYİM ARAMA
Sende Yolla Hata Bildir!DEYİMLER SÖZLÜĞÜ
Nüzul Gelmek:
Felç geçirmek, felce uğramak, inme inmek. "Yüzünün sağ yanına nüzul gelmiş gibi görünüyor."
Nüzul İnmek:
Felç geçirmek, felce uğramak, inme inmek. "Yüzünün sağ yanına nüzul inmiş gibi geldi."
O Dolabın Beygiri Değil:
O işi becerebilecek yetenekte biri değil.
O Duvar Senin, Bu Duvar Benim:
Birinin yalpalayacak kadar sarhoş olduğunu anlatan bir söz. "O duvar senin, bu duvar benim zor eve gitmiş."
O Gün Bu Gündür:
O günden beri. "O gün bu gündür ağzıma bir yudum baklava koymadım."
O Gün Bugün:
O günden beri. "O gün bugün ağzıma bir yudum baklava koymadım." "O gün bugün bir kez bile kapısına gitmedim."
O Kadar:
1- Çok fazla. "Oyunları o kadar güzel olurmuş ki bunlar millî bir edebiyat eseri sayılırmış." -A. Ş. Hisar. 2- Kâfi, yeter.
O Kadar Kusur Kadı Kızında da Bulunur:
Küçük, önemsiz bir kusur, anlamında söylenir. "Sözünü etmeye bile değmez. O kadar kusur kadı kızında da bulunur."
O Kapı Senin, Bu Kapı Benim:
Sürekli gezip dolaşmayı anlatır. "İşi gücü yok; o kapı senin, bu kapı benim dolaşıyor."
O Taraflı Olmamak:
İlgi göstermemek, konuyla ilgisi yokmuş gibi davranmak. "Satıcı bir şeyler anlatmaya çalıştıysa da, kadın o taraflı olmadı."
O Tarakta Bezi Olmamak:
Bir şeyle, bir işle ilişiği bulunmamak, o şeyle ilgilenmemek. ”O tarakta bezi olacağını hiç sanmam.”
O Taraşı Olmamak:
Konuyla bir ilgisi yokmuş gibi davranmak. "Evde kimse o taraşı olmadı.
O Yolun Yolcusu:
1- Toplumun ahlak anlayışına göre kötü bir hayat sürdüren kişiler için kullanılır. "O yolun yolcusu olduğu belliydi." , "Uyuşturucudan hayatını kaybetmiş, zaten o yolun yolcusuydu." 2- Sonunda ölecek olan kimse. "O yolun yolcusu, bu saatten sonra yapılacak bir şey yok."
Objektif Olmak:
1- Nesnel olmak. "Olaya objektif olarak baktığımızda, senin kilon benimkinden fazla." 2- Tarafsız davranmak. "Objektif olmak gerekirse, ilk yarışmacı daha iyiydi."
Öbür Dünya:
Ahiret, insanların öldükten sonra gidecekleri ve ebedî olarak kalacakları âlem. ”Öteki dünyada inşallah yüzümüz güler.”
Öbür Dünyaya Gitmek:
Ölmek. "Yüzme bilmediği halde açılınca, öbür dünyaya gitti."
Öbür Dünyayı Boylamak:
Ölmek. "Yüzme bilmediği halde açılınca, öbür dünyayı boyladı."
Öç Almak:
Yapılan bir kötülüğün acısını aynı derecede bir kötülük yaparak çıkarmak. ”Öç alma fikrinden vazgeçirmeliyiz onu.”
Ocağı Batmak:
Yuvası yıkılmak ya da soyu tükenmek. "O hainler bizim ocağımızı batırmaya çalıştılar."
Ocağı Kör Kalmak:
Soyunu sürdürecek çocuğu bulanmamak, soyu tükenmiş olmak. "Uzun yıllar sonra bir tüp bebek sahibi oldu, ocağı kör kalmaktan kurtuldu.
Ocağı Kör Olmak:
Soyunu Sürdürecek çocuğu bulunmamak.
Ocağı Sönmek:
Aile dağılmak, yok olmak, çoluk çocuk yok olmak. "Ekonomik krizler ocakların sönmesine sebep oluyor."
Ocağı Tütmek:
1- Soyu devam etmek. "Ocağının tütmesi için bir an önce evlenmesi gerekiyor." 2- Yaşamını sürdürmek. "Ocağı tütsün diye her işe koşar, üç beş kazanırdı."
Ocağına Darı Ekmek:
Birinin evini barkını dağıtmak, düzenini alt üst etmek, yuvasını yıkıp toparlanamaz hâle getirmek. "Bende senin ocağına darı ekmezsem dedi ama dediğine pişman oldu."
Ocağına Düşmek:
Birine yardım etmesi için yalvarmak, koruması için sığınmak. ”Ocağına düştüm ağam, beni bu işten ancak sen kurtarırsın!”
Ocağına İncir Ağacı Dikmek:
Birinin evini barkını dağıtmak, düzenini altüst etmek, yuvasını yıkıp toparlanamaz hâle getirmek. "Bende senin ocağına incir ağacı dikmezsem dedi, ama dediğine pişman oldu."
Ocağına İncir Dalı Dikmek:
Birinin evini barkını dağıtmak, düzenini altüst etmek, yuvasını yıkıp toparlanamaz hâle getirmek. "Bende senin ocağına incir dalı dikmezsem dedi, ama dediğine pişman oldu."
Ocağına İncir Dikmek:
Birinin evini barkını dağıtmak, düzenini alt üst etmek, yuvasını yıkıp toparlanamaz hâle getirmek. ”Bende senin ocağına incir dikmezsem dedi ama dediğine pişman oldu.”
Ocağına Sığınmak:
Bağışlanmasını istemek. "Osman Baba, ocağına sığındık bizi affet."
Ocağını Söndürmek:
Ailenin dağılmasına sebep olmak, çoluk çocuğunu yok etmek. ”Ocağımı söndürdü katiller!”
Ocağını Yeşertmek:
Aile yuvasını canlandırmak. "Ocağını yeşertmek için maddi ve manevi olarak hazırdı."
Ocakbaşı:
1- Ateş yanan yerin çevresi. 2- Lokantalarda genellikle ızgara olarak pişirilen et yemeklerinin ocağın çevresinde oturulup yendiği bölüm.
Öcünü Almak:
Yapılan bir kötülüğün acısını kötülük yaparak çıkarmak, intikam almak. "Kendisini rezil eden kişiden öcünü almak için fırsat arıyordu."
Öcünü Çıkarmak:
Yapılan bir kötülüğün acısını kötülük yaparak çıkarmak, intikam almak. "Kendisini rezil eden kişiden öcünü çıkarmak için fırsat arıyordu."
Öd Ağacı Yakmak:
Dini günlerde, dini törenlerde yandığı zaman güzel koku çıkaran ağacı yakmak.
Oda Müziği:
Az sayıda çalgı için ve özel toplantılarda çalınmak amacıyla bestelenmiş müzik.
Ödev Bilmek:
Bir şey yapmayı yerine getirilmesi gereken bir iş olarak değerlendirmek. "Çiçeklerin bakımını hep ödev bildi."
Ödev Saymak:
Bir şey yapmayı kendisi için yerine getirilmesi zorunlu bir iş olarak kabul etmek, borç bilmek. "Yaşlı komşusuna her gün bir tabak yemek götürmeyi ödev saydı."
Ödü Bokuna Karışmak:
Çok korkmak. "Korkunç bir şaka yaptılar, adamın ödü bokuna karıştı."
Ödü Kopmak:
1- Ani gelişen bir olay sebebiyle çok korkmak. "Köpeği dibimde görüverince ödüm koptu." 2- Bir şeyden çok korkmak. "Fareden ödüm kopar."
Ödü Patlamak:
Ani bir olay sebebiyle çok korkmak. ”Fareden ödüm kopar.”
Odun Gibi:
Anlayışsız, görgüsüz, kaba. "Ne talihsiz biriyim, odun gibi bir kocaya denk geldim."
Ödün Vermek:
Bir şeyi elde etmek ya da uzlaşmaya varabilmek için hak, istek veya savlarının bir bölümünden vazgeçmek, taviz vermek. "Sen böyle ödün vermeye devam edersen, millete maskara olacaksın."
Ödünleme Kuramı:
Herkesin gerek mutlulukta, gerek mutsuzlukta eşit olduğunu ileri süren felsefe kuramı.
Ödünü Koparmak:
Çok korkutmak. "Birden odaya girince ödümü kopardı."
Ödünü Kopartmak:
Çok korkutmak. "Birden odaya girince ödümü koparttı."
Ödünü Patlatmak:
Çok korkutmak. "Birden odaya girince ödümü patlattı."
Öfke Baldan Tatlıdır:
Öfkeye kapılmamanın pek güç olduğunu anlatır.
Öfke İle Kalkan Ziyanla Oturur:
Öfkesine kapılarak iş gören güç duruma düşer.
Öfke Saçmak:
Çok sinirlenmek. "İşçilerin geciktiğini görünce öfke saçmaya başladı."
Öfke Tepesine Çıkmak:
Çok öfkelenmek, sinirlenmek. "Alay edildiğinde kardeşimin öfke tepesine çıkıyor."
Öfke Topuğa Çıkmak:
Çok öfkelenmek, sinirlenmek. "Babamın öfke topuğa çıkmadan gidelim buradan."
Öfke Topuğuna Çıkmak:
Çok öfkelenmek, sinirlenmek. "Babamın öfke topuğuna çıkmadan gidelim buradan."
Öfke Topuklarına Çıkmak:
Çok öfkelenmek, sinirlenmek. "Alay edildiğinde kardeşimin öfkesi topuklarına çıkıyor."
Öfke Yüzü Göstermek:
Çok sinirlendiğini belli etmek. "Öğretmen öfke yüzü gösterince, sınıfta bir sessizlik oldu."
Öfkeden Ateş Püskürmek:
Kontrolünü kaybedecek kadar derecede öfkelenmek, hiddetle bağırıp çağırmak, aşırı sinirlenmek. "Arabasının hasar aldığını görünce öfkeden ateş püskürmeye başladı."
Öfkeden Ateş Püskürtmek:
Kontrolünü kaybedecek kadar derecede öfkelenmek, hiddetle bağırıp çağırmak, aşırı sinirlenmek. "Arabasının hasar aldığını görünce öfkeden ateş püskürtmeye başladı."
Öfkeden Deliye Dönmek:
Çok fazla sinirlenmek. "Kaza yaptığımızı öğrenince, babam öfkeden deliye döndü."
Öfkeden Kudurmak:
Çok fazla sinirlenmek. "Kaza yaptığımızı öğrenince, babam öfkeden kudurdu."
Öfkesi Başına Çıkmak:
Çok öfkelenmek. "Şimdi öfkesi başına çıkmış, sonra konuşuruz."
Öfkesi Başına Sıçramak:
Çok öfkelenmek. "Şimdi öfkesi başına sıçramış, sonra konuşuruz."
Öfkesi Başına Vurmak:
Çok öfkelenmek. "Şimdi öfkesi başına vurmuş, sonra konuşuruz."
Öfkesi Burnunda:
Çok öfkeli kimseleri nitelemek için söylenir. "Bugün yine öfkesi burnunda, bağırıp çağırıyor."
Öfkesi Kabarmak:
Çok kızmak, sakinleşmişken yeniden öfkelenmek, tekrar sinirlenmek. "Saçma sapan konuşup da, öfkemi kabartma."
Öfkesi Topuğuna Çıkmak:
Çok öfkelenmek. "Alay edildiğinde kardeşimin öfkesi topuğuna çıkıyor."
Öfkesi Topuklarına Çıkmak:
Çok öfkelenmek, sinirlenmek. "Alay edildiğinde kardeşimin öfkesi topuklarına çıkıyor."
Öfkesini Almak:
Öfkeli kişi haksız yere ilgisiz birine çatmak. "Müdüre kızmış, gelmiş öfkesini öğrencilerden alıyor."
Öfkesini Bir Kimseden Almak:
Öfkeli kişi haksız yere ilgisiz birine çatmak. "Müdüre kızmış, gelmiş öfkesini öğrencilerden alıyor."
Öfkesini Bir Kimseden Çıkarmak:
Öfkeli kişi haksız yere ilgisiz birine çatmak. "Müdüre kızmış, gelmiş öfkesini öğrencilerden alıyor."
Öfkesini Birinden Almak:
Öfkeli kişi haksız yere ilgisiz birine çatmak. "Müdüre kızmış, gelmiş öfkesini öğrencilerden alıyor."
Öfkesini Birinden Çıkarmak:
Öfkeli kişi haksız yere ilgisiz birine çatmak. "Müdüre kızmış, gelmiş öfkesini öğrencilerden çıkarıyor."
Öfkesini Çıkarmak:
Öfkeli kişi haksız yere ilgisiz birine çatmak. "Müdüre kızmış, gelmiş öfkesini öğrencilerden çıkarıyor."
Öfkesini Kusmak:
Kızgınlıkla ağır hakaret etmek. "Öfkesini kusmak için fırsat kolluyormuş zaten."
Öfkesini Yenmek:
İradesini kullanarak öfkesini gidermek. "İki tokat patlatacaktım ki, öfkemi zor yendim."
Öfkeye Kapılmak:
Çok sinirlenmek, kızmak, hiddetlenmek. "Öfkeye kapılmadan, işi konuşarak halledebiliriz."
Oflamak Puflamak:
"of, puf" diyerek sıkıntısını, acısını dışa vurmak. "Oflamak puflamak sana bir şey kazandırmayacak."
Oflaya Puflaya:
Sıkılarak, acı çekerek, bunalarak. "Oflaya puflaya bütün evi temizledi."
Oflayıp Puflamak:
"of, puf" diyerek sıkıntısını, acısını dışa vurmak. "Oflayıp puflayacağına git annene yardım et."
Ofsayta Düşmek:
1- Futbolda hücuma geçen takımın en az bir oyuncusu topla oynandığı anda rakip takımın kale çizgisine, o takımın en yakın oyuncusundan daha yakın bulunmak. "Ofsayta düştüğü için gol pozisyonu kaçtı." 2- İstemediği hâlde kötü bir durumda kalmak. "Evraklar eksik olunca bankada ofsayta düştük."
Ofsaytta Kalmak:
1- Futbolda hücuma geçen takımın en az bir oyuncusu topla oynandığı anda rakip takımın kale çizgisine, o takımın en yakın oyuncusundan daha yakın bulunmak. "Ofsaytta kaldığı için gol pozisyonu kaçtı." 2- İstemediği hâlde kötü bir durumda kalmak. "Evraklar eksik olunca bankada ofsaytta kaldık."
Oğlan Mısın, Kız Mısın:
Getirdiğin haber iyi mi, kötü mü.
Oğul Balı:
1- Evlâdın ana babaya yansıyan geliri. "Oğul balı sayesinde ekonomik sıkıntımız kalmadı." 2- Oğul arılarının yaptığı bal. Arı oğul verince alınan bal; oğul balı olarak adlandırılır. "Oğul balı yemek nasip olmadı." 3- Oğul balı aile büyükleri tarafından torunlar sevilirken söylenen bir sevgi benzetmesidir. "Oğul balı bu, sevilmez mi?" , "Torun, oğlandan olursa oğul balı, kızdan olursa bahçe gülü diye sevilir"
Oğul Çıkarmak:
Bir kovan, yeni bir oğul arısı topluluğu meydana getirmek. "Yaşanan olaylar, tıpkı oğul çıkaran arılar gibi görünüyor."
Oğul Vermek:
Oğul arılarının bir bölüğü kovandan ayrılıp başka bir kovana gitmek, yeni bir oğul arısı topluluğu meydana getirmek. "İki kovan oğul verdi"
Öğür Olmak:
Çokça birlikte bulunmaktan çok sıkı bir alışkanlık edinmek. "Yaramazlık iki günde öğür olmuş çocuklarda, iyi ki teyzesine bıraktık."
Öğüreceği Gelmek:
Çok iğrenmek. "Bu yemek bozulmuş, öğüreceğim geliyor."
Öğüt Almak:
Yapması veya yapmaması gereken şeyler için yol gösterilmek, nasihat almak. "Senden öğüt alacak değilim, neyin ne olduğunu iyi biliyorum."
Öğüt Vermek:
Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için yol göstermek, nasihat etmek, öğütte bulunmak. "Okul başarısı için bana öğüt verdi."
Öğütlerde Bulunmak:
Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için yol göstermek, nasihat etmek, öğüt vermek. "Okul başarısı için bana öğütlerde bulundu."
Öğütte Bulunmak:
Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için yol göstermek, nasihat etmek, öğüt vermek. "Okul başarısı için bana öğütte bulundu."
Oh Çekmek:
Birinin kötü duruma düşmesine sevinildiğini anlatır. "Oh çekmeye utanmıyor musun? Senin de başına gelebilirdi."
Oh Demek:
Rahat etmek, rahata kavuşmak, huzur bulmak. "Yeni evine taşındı, sonunda bir oh dedi."
Oh Olsun:
Söz dinlemeyip yanlış davranarak kötü duruma düşenlere "çok iyi olmuş" anlamında kullanılan bir söz. "Oh olsun, bizim sözümüzü hiç dinlemedin!"
Ok Gibi Ciğerine İşledi:
Yapılan bir hareketin çok üzmesi. "Evladının onu yüzüstü bırakıp gitmesi, ok gibi ciğerine işledi."
Ok Meydanında Buhurdan Yakmak:
1- Geniş bir yeri yetersiz bir şeyle ısıtmaya çalışmak. 2- Önemli bir iş için yetersiz imkânlardan yararlanmaya çalışmak.
Ok Yaydan Çıkmak:
Geri dönülemeyecek bir iş yapmak, söz söylemek ya da bir harekette bulunmak. ”Ok yaydan çıktı bir kere, çaresiz dövüşeceğiz.”
Ok Yaydan Çıktı:
Geri dönüşü olmayan, vazgeçilemeyecek bir şey oldu. "Ok yaydan çıktı bir kere, çaresiz dövüşeceğiz."
Okka Çekmek:
Hacminden daha fazla ağır gelmek. "Buldukları altını tarttılar, tam sekiz okka çekti"
Okkalı Kahve:
Bol kahve ile yapılmış ve büyük fincana konmuş kahve. ”Bir okkalı kahve daha çek usta!”
Okkanın Altına Girmek:
Haksız yere eziyet çekmek, zarar ve ceza görmek. ”Uyanık ol da okkanın altına gireyim deme, tamam mı?”