Bir Deyim Öğrenelim!
Boku Püsürü:
Her şeyi. "Arkadaşının boku püsürünü topla gel."
DEYİM ARAMA
Sende Yolla Hata Bildir!DEYİMLER SÖZLÜĞÜ
Muşmula Suratlı:
Yüzünde pek çok buruşuk ve kırışık bulunan.
Müspet İlim:
Deneyler sonunda doğruluğu kanıtlanmış bilimler. Pozitif bilimler.
Müsrif:
(musrif) Tutumsuz. "Bu ekonomik sıkıntıda müsrif davranma." "Çok müsriflik yaptığını düşünüyorum." Deyim değil sıfattır.
Müstahak Olmak:
Hak kazanmak, layık olmak.. "Sen bu dayağa müstahak olmuşsun, kendin kaşınmışsın."
Müşterek Şahıs:
At yarışlarında şu veya bu hayvanın kazanmasına bağlanan talih oyunu.
Müşteri Kızıştırmak:
İstekli kimseler arasında sürekli tavır değiştirerek aradaki rekabeti, tansiyonu arttırmak. "Bence taliplisi yok, müşteri kızıştırmak için yaptığını düşünüyorum."
Müsterih Olmak:
İçi rahat olmak, kaygıdan kurtulmak. "Siz müsterih olun, yarın sorunu çözeriz."
Musul Çeşmesinden Su İçmek:
İyiler şifa bulmak, kötüler kötülük yapamaz hale gelmek.
Mutabık Kalmak:
Uyuşmak, anlaşmaya varmak. "Tüm aile bireyleri olarak, onu yurt dışında okutmak konusunda mutabık kaldık."
Mütalaa Etmek:
1- Okumak. 2- Üzerinde düşünmek, iyice incelemek.
Mütalaa Saati:
Yatılı okullarda ders çalışma saati.
Mütalaa Yürütmek:
Herhangi bir görüş üzerinde ayrıntılarıyla düşünce üretmek. "İçeride toplantı yapıyorlar, teklifler üzerinde mütalaa yürütüyorlar."
Mütalaada Bulunmak:
Görüş veya düşünce ileri sürmek. "Yeterli araştırma yapılmadığı için, mütalaada bulunmak zor."
Mütehassis Olmak:
Herhangi bir sebeple duygulanmak.
Mütekabiliyet Esası Üzerine:
Karşılıklı olarak. "Mütekabiliyet esası üzerine, gereken cevap verilecektir."
Mutlu Etmek:
Mutluluk vermek, bahtiyar etmek. "Seni mutlu etmek için her istediğini yapmaya çalışıyoruz."
Mutlu Günler:
Her türlü üzüntüden uzak olan, bolluk içindeki günler.
Mutlu Kılmak:
Mutluluk vermek, bahtiyar etmek. "Seni mutlu kılmak için her istediğini yapmaya çalışıyoruz."
Mutlu Mesut:
Mutlu, sevinçli ve bahtiyar şekilde. "Kendi halimizde mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz."
Mutlu Olmak:
Mutluluk duymak, bahtiyar olmak. "Mutlu olmak tüm çocukların hakkı."
Mutluluk Duymak:
Bir olay veya duruma sevinmek. "Bu başarından dolayı çok mutluluk duydum."
Mutluluk Vermek:
Mutlu etmek, bahtiyar etmek. "Ziyaretiniz bize mutluluk verdi."
Mutluluktan Havalara Uçmak:
Çok sevinmek. "Doğum günü hediyesini gören çocuk, mutluluktan havalara uçtu."
Mutluluktan Uçmak:
Çok sevinmek. "Doğum günü hediyesini gören çocuk, mutluluktan uçtu."
Muvaffak Olmak:
Başarmak. "Allah bu sınavda da muvaffak olmayı nasip etsin."
Muvafık Bulmak:
Uygun görmek, kabul etmek. "Evliliğimizi, ailelerimiz muvafık buldular."
Muvazzaf Hizmet:
Askerlik çağına girince erkeklerin, yapmakla ödevli bulunduğu askerlik hizmeti.
Muvazzaf Subayı:
Mesleği askerlik olan subay.
Muzaffer Olmak:
Galip gelmek, kazanmak.
Muzdarip Etmek:
Acı ve ızdırap vermek. "Bu diş ağrısı iki gündür beni muzdarip ediyor."
Müze Gibi:
Eski ve değerli eşyaları olan yer. "İki katlı eski konakları, müze gibi görülmeye değerdi."
Müzevirlik Etmek:
Söz getirip götürmek, ara bozmak. "Müzevirlik edip, konuştuklarımızı hemen yetiştirmiş."
Muzipliğine Uğramak:
Aldatılmak, şakaya hedef olmak. "Kahvede arkadaşların muzipliğine uğradım, ama onlara kızamıyorum."
Muziplik Etmek:
Başkalarına takılmak, şaka yapmak.
Na Kafa:
“Akılsız, düşüncesiz, kavrayışsız” anlamında alay yollu söylenir. ”Anlaması mümkün değil, na kafa!”
Nabız Almak:
Bir dakikadaki kalp atışını saymak. "Şuraya oturun, arkadaşlar nabız alsınlar."
Nabız Tutmak:
1- Nabzını saymak için bileğini tutmak. "Doktor da nabız tuttu, bir sorun olmadığını ifade etti." 2- Düşüncesini, niyetini, eğilimini anlamaya çalışmak. "Bu bölgedeki insanlarla ilgili nabız tutmadan, böyle bir işe girişmek doğru olmaz."
Nabız Yoklamak:
1- Niyetini, düşüncesini, eğilimini anlamaya çalışmak. "Kızında nabız yoklamış, henüz evlilik düşünmüyormuş." 2- Düşünce, niyet ve eğilimi anlamak için ön araştırma yapmak. "Seçimlerde aday olmak için nabız yokluyormuş."
Nabza Göre Şerbet Vermek:
Birinin hoşuna gidecek, eğilimlerine cevap verecek biçimde davranmak. ”Nabza göre şerbet vermeyi iyi biliyorsun.”
Nabzı Atmak:
1- Kalp vuruşu sürmek. "Nabzı atıyor, ama bir an önce hastaneye gitmesi gerekir." 2- Ortaya çıkmak, görünmek, belli olmak. "Beyoğlu'nun nabzı istiklal caddesinde atıyor."
Nabzı Durmak:
Ölmek. "Doktor nabzının durmuş olduğunu ifade etmekte zorlanıyordu."
Nabzına Girmek:
Elindeki imkânları kullanarak birinin hoşnutluğunu kazanmak, birini yola getirmek ve düşüncelerini benimsetmek. "Sürekli oğlunun nabzına girmeye çalıştı, ama başarılı olduğunu söyleyemem."
Nabzına Göre Şerbet Vermek:
Birinin hoşuna gidecek, gururunu okşayacak biçimde davranmak. "Kimsenin nabzına göre şerbet vermeyin, bildiğiniz gibi davranın."
Nabzını Saymak:
Bir dakikada gerçekleşen kalp atışını saymak. "Nabzını saydım, bir anormallik yok."
Nabzını Tutmak:
1- Nabzını saymak için bileğini tutmak. "Doktor, nabzını tuttu, bir sorun olmadığını ifade etti." 2- Düşüncesini, niyetini, eğilimini anlamaya çalışmak. "Bu bölgedeki insanların nabzını tutmadan, böyle bir işe girişmek doğru olmaz."
Nabzını Yakalamak:
Düşüncesini, niyetini, eğilimini anlamak. "Modanın nabzını yakalamak için birkaç açılışa katıldık."
Nabzını Yoklamak:
Eğilimini, niyetini, düşüncelerini, arzularını anlamaya çalışmak. ”İşçilerin nabzını yoklayın da zam konusunu öyle düşünelim.”
Naçar Kalmak:
Çare, çıkar yol bulamamak. "Her yana çırpındı ama naçar kaldı."
Nadasa Bırakmak:
Tarlayı ekmeyip bırakmak. "Köy başındaki tarlaları bu yıl nadasa bıraktık."
Nadasa Yatırmak:
Tarlayı ekmeyip bırakmak. "Köy başındaki tarlaları bu yıl nadasa yatırdık."
Nadim Olmak:
Pişman olmak. "Bir gün nadim olacaksın, ama çok geç olacak."
Nafaka Bağlamak:
Yasaca, bakılması zorunlu olan kişiye mahkeme kararıyla evlat, koca gibi bir kimsenin, geçim parası vermesini kararlaştırmak. "Nafaka bağlaması için Aile Mahkemesinden talepte bulunmuş."
Nafaka Bağlanmak:
Yasaca, bakılması zorunlu olan kişiye mahkeme kararıyla evlat, koca gibi bir kimsenin, geçim parası vermesini sağlamak. "Nafaka bağlanması için Aile Mahkemesinden talepte bulunmuş."
Nah Kafa:
“Akılsız, düşüncesiz, kavrayışsız” anlamında alay yollu söylenir. ”Anlaması mümkün değil, na kafa!”
Nakdî Yardım:
Para olarak yapılan yardım. "Derneğimiz nakdî yardımları da kabul ediyor."
Nakış İşlemek:
Kumaş üzerine renkli iplikler, sırma veya sim kullanarak işleme yapmak. "Yapabilsem, ben de nakış işlemek isterim."
Nakzen Görmek:
(huk.) Yargıtay tarafından bozulan bir karar üzerine bozma sebeplerini de göz önünde tutarak davaya yeniden bakmak.
Nakzen İade Etmek:
(huk.) Bir yargı kararını, yargılama yöntemine ilişkin hükümler bakımından yerinde görmeyip bozarak hükmü veren mahkemeye geri göndermek.
Nal Deyip Mıh Dememek:
Bir düşüncede direnmek. "Sayın Bakan, nal diyor mıh demiyor, istifanın lafını bile etmiyor."
Nal Toplamak:
1- At, yarışta sonlara kalmak veya sonuncu olmak. "Son iki yarışta, nal toplamaktan başka bir şeyini görmedik." 2- Herhangi bir alanda geride kalmak. "Bilimse araştırmalarda nal toplayan üniversitelerimiz var."
Nalına Mıhına Vurmak:
Ne yapacağını kestirememek. "Nalına mıhına vurmayı bırak da, sen bizimle gel."
Nalıncı Keseri Gibi Kendine Yontmak:
Hemen her işte kendi çıkarını düşünerek hareket etmek. "Nalıncı keseri gibi kendine yontmayı bırak da, bize biraz faydan olsun."
Nalları Dikmek:
(Hayvan ya da hayvana benzetilen kişi) Ölmek. "Bizim eşek çoktan nalları dikti."
Nam Almak:
Tanınmak, ünü her yerde duyulmak. "Davete nam almış birçok sanatçı katılıyor."
Nam Kazanmak:
Ün sahibi olarak tanınmak. "Birincilikleri ile nam kazanmış bir güreşçidir."
Nam Salmak:
Ününü her yana yaymak. "Padişahın kızı güzelliğiyle nam salmıştı."
Nam Vermek:
Ünü herkesçe bilinmek ve her yerden duyulmak. "Biz bu diyarlarda atadan beri nam vermiş bir aileyiz."
Namaz Bezi:
Namaz kılarken kadınların başlarına aldıkları örtü.
Namaza Durmak:
Namaza başlamak. "Namaza durmadan üstünü başını düzeltti."
Namazı Kılınmak:
Müslüman birinin cenaze namazı kılınmak. "Bugün ikindiden sonra namazı kılındı."
Namazında Niyazında:
İslam dininin gerekliliklerini tam anlamıyla yapan. "Bunlar namazında niyazında diye gözü kapalı güvenecek değiliz."
Name Okumak:
Herkesin bildiği deyimleri veya sözleri söylemek. "Name okuyup laf kalabalığı yapma, ne istediğini söyle."
Name Yapmak:
1- Nazlanmak. 2- Birini aldatmak için yalan söylemek.
Namerde Muhtaç Bırakmak:
Güvenilmeyecek kimselerden yardım istemek zorunda bırakmak. "Her zaman, Allah'ım bizleri namerde muhtaç bırakma diye dua ederdi."
Namerde Muhtaç Olmak:
Güvenilmeyecek kimselerden yardım istemek zorunda kalmak. "Ailesi namerde muhtaç olmasın diye, iki işte birden çalışıyordu."
Namı Nişanı Kalmamak:
Yok olmak, unutulmak. "Ne ünlü kişiler vardı eskiden, şimdi hiçbirinin namı nişanı kalmadı."
Namı Yürümek:
Çok ünlü olmak, şöhreti yayılmak. "Oynadığı futbolla namı yürümüş."
Namus Belâsı:
Namusunu, şerefini, itibarını korumak için katlanılan sıkıntılı durum, kabullenilen zarar ziyan. ”Namus belâsına az kaldı canından oluyordu delikanlı.”
Namus Borcu:
Mutlaka yerine getirilmesi, ödenmesi gereken görev, borç. "Bu olayı çözmek bizim için namus borcu oldu."
Namusu İki Paralık Olmak:
Onursuz bir duruma düşmek. "İlk fırsatta askerden kaçmış, namusu iki paralık olmuştu."
Namusu Temizlenmek:
Bir işin içinden kendi saygınlığını yitirmeden çıkmak. "Namusu temizlenmek için bu parayı bugün teslim etmemiz lazım."
Namusuna Dokunmak:
Birinin namus ve onurunu olumsuz biçimde etkilemek. "Adamın namusuna dokunan sözler söyleyince büyük tepki çekti."
Namusuna Sinek Kondurmamak:
1- Kollamak, gözetlemek. "O kızın namusuna sinek kondurmam, lafını bil de konuş." 2- Namusuna, onuruna laf söylettirmemek. "Biz aile namusumuza sinek konduracak adam değiliz."
Namusunu Temizlemek:
Ahlak ve onuruna ters düşen bir durumdan kurtulmak için birini veya kendini öldürmek. "Mahkemede namusumu temizledim diye ifade verdi."
Namzet Göstermek:
Bir iş için aday belirleyip sunmak, aday göstermek. "Parti başkanlığı için namzet gösterilmedi."
Nane Dikeni Batmak:
Çok küçük bir acıyı büyük göstermek.
Nane Molla:
1- Dirençsiz, güçsüz kimse. 2- Çok sık hastalanan, sağlıksız kimse. 3- Üşengeç, bir iş yapmaktan kaçınan. ”Ne nane molla bir adamsın, kalk da biraz çalış.”
Nane Ruhu:
Nane yapraklarından çıkarılan esans.
Nane Şekeri:
Nane ruhuyla yapılmış şeker.
Nane Suyu:
İçinde nane ruhu eritilmiş su.
Nane Yemek:
Uygunsuz bir iş yapmak, bir davranışta bulunmak. "Yediği naneye bak şunun."
Nanik Yapmak:
Birini budala yerine koymak, alay etmek. "Okul servisindeki çocuklar bize nanik yapıp, gülüşüyorlardı."
Nankörlük Etmek:
İyilik bilmezlik yapmak, nankörce davranmak. "Nankörlük etmeni asla tasvip etmiyorum."
Nankörlük Görmek:
Nankörce davranışla karşılaşmak. "Senden nankörlük görmek beni çok üzdü."
Nanpareye Muhtaç Olmak:
Pek yoksul olmak. "Artık çalışamıyormuş, nanpareye muhtaç olmuş diyorlar."
Nar Gibi:
İyice kızarmış yiyecek. "Nar gibi kızarmış iki piliç alıp gelmişti."
Nara Atmak:
Yüksek bir sesle haykırmak, kabadayıca bağırmak. ”Birahaneden çıkan sarhoşlar edepsizce nara atmaya başladılar.”
Nara Basmak:
Yüksek bir sesle haykırmak, kabadayıca bağırmak. "Birahaneden çıkan sarhoşlar edepsizce nara basmaya başladılar."
Nâra Yanmak:
1- Bir kimse yüzünden zarara uğramak. Ateşine yanmak. "Arkadaşın nâra yandık, bu işe bu kadar para yatırdık." 2- Birinin sevdasından sefil olmak. "Senin nâra yanmış biri, ben bir şey diyemem."
Naralar Atmak:
Yüksek bir sesle haykırmak, kabadayıca bağırmak. "Birahaneden çıkan sarhoşlar edepsizce naralar atmaya başladılar."