D E N E M E    


Bir Deyim Öğrenelim!

Bir İş Olmak:

Anlaşılmaz, bilinmeyen bir durum olmak. "Bir iş olduğunu ben konuşmasından anlaşmıştım."

DEYİM ARAMA


     
Sende Yolla Hata Bildir!



DEYİMLER SÖZLÜĞÜ




Müjde Koşturmak:  

Bir muştuyu bir kimseye aceleyle ulaştırmak. "Aldığı haberden sonra; müjde koşturmak için, hiç zaman kaybetmedi."

Müjde Vermek:  

Bir kimseye sevindirici, mutlu bir haberi ulaştırmak. "Babama müjde vermek için, eve gelmesini bekliyorum."

Mukabele Okumak:  

Topluluk karşısında dinleyicilerin takip edebileceği biçimde Kur'an'ı okumak. "Mukabele okumak tüm Ramazan boyunca bir araya geldiler."

Mukabelede Bulunmak:  

Karşılık vermek. "Kötülüklere karşı iyilikle mukabelede bulunun. İyiliğe karşı iyilikle mukabelede bulunmak ihsan değildir."

Mükâfatını Görmek:  

Herhangi bir olumlu davranışın, özverinin veya bir sıkıntının iyi sonucunu elde etmek. "Zorluklar içinde okumanın mükâfatını görmüş, iyi bir doktor olmuştu."

Mukarrer Bulunmak:  

Kararlaşmak. "İşten çıkarılmana mukarrer bulunmuşlar."

Mukavemet Etmek:  

Direnmek, dayanmak, karşı koymak. "Göstericilere, polise mukavemet etmekten işlem yapıldı."

Mukavemet göstermek:  

Direnmek, dayanmak, karşı koymak. "Göstericilere, polise mukavemet göstermekten işlem yapıldı."

Mukavemeti Kırılmak:  

Direnci, gücü azalmak. "Göstericilerin mukavemeti kırılsın diye, biber gazı ile müdahale edildi."

Mükellef Ziyafet:  

Çok özenle hazırlanmış iyi cins yemeklerle verilen ziyafet.

Muktedir Olmak:  

Gücü yetmek, yapabilmek.

Mülahazat Hanesini Açık Bırakmak:  

Bir kimse hakkında kesin bir kanıya varamayarak zamanla ortaya çıkacak gelişmeleri beklemek. "Şimdilik mülahazat haneni açık bırakmışlar, dikkatli ol."

Mülakat Vermek:  

Belli bir konuda konuşmak, demeç vermek. "Toplantı sonrası mülakat vermek için, kameraların karşısına geçti."

Mülaki Olmak:  

Buluşmak, kavuşmak, görüşmek.

Mülhem Olmak:  

Esinlenmek.

Mülkiye Amiri:  

Bir ilçe veya ilde en büyük sivil memur. (Kaymakam, Vali)

Mülkiye Mektebi:  

Siyasal Bilgiler Fakültesinin eski adı.

Mum Ağacı:  

Sıcak ülkeler ile Kuzey ve Batı Avrupa'da yetişen bir tür mum palmiyesi (Myrica cerifera)

Mum Etmek:  

Her sözü dinler duruma getirmek, uslandırmak. "Öğretmen, öğrencileri ilk ayda mum etmekte kararlıydı."

Mum Gibi:  

1- Uslu, kıpırtısız. "Ben az sonra geleceğim, hepiniz ben yokken mum gibi duracaksınız." 2- Dosdoğru, dimdik. "Herkes mum gibi durup, beni dinlesin." 3- Tertemiz, düzgün. "Yarın törende, herkesi mum gibi görmek istiyorum." 4- Zayıf, sararıp solmuş. "Hasta mısın? Mum gibi solgun görünüyorsun."

Mum Gibi Olmak:  

1- Yaramazlığı, hırçınlığı, uyumsuzluğu bırakıp yola gelmek. 2- Razı olmak. ”Askerde onun da mum gibi olacağına eminim.”

Mum Kesilmek:  

Sessiz, uslu, doğru düzgün durmak. "Öğretmen sınıfa girdiği anda, öğrenciler mum kesilmişlerdi."

Mum Olmak:  

1- Hırçınlığı, yaramazlığı bırakmak. "Sınıftaki öğrenciler, bizi görünce mum oldular." 2- Razı olmak. "O, bu cezaya çoktan mum olmuştur, itiraz etmez."

Mum Tutturmak:  

Aşırı disiplin altına almak. "Yıllardır çocuklarına mum tutturmaktan bıkmadı."

Mum Yakmak:  

Kutsal sayılan bir yere giderek adak adadığında mum yakıp koymak. "Türbelerde mum yakmak, boş bir gelenektir."

Mum Yapıştırmak:  

1- Bir şeyi kırmızı mumla mühürlemek. "Giden fermanlara mum yapıştırmak gelenekti." "Seçimlerde oy çuvalları, mum yapıştırılarak mühürlenirdi." 2- Önemli bir şeyi unutmayıp akılda tutmak. "Ben bu konuya mum yapıştırdım, yarın sabah hallederiz."

Muma Çevirmek:  

Her sözü dinler duruma getirmek, uslandırmak. "Ben onu bir haftada muma çeviririm, için rahat olsun."

Muma Döndürmek:  

Her sözü dinler duruma getirmek, uslandırmak. "Ben onu muma döndürürüm, için rahat olsun."

Muma Dönmek:  

Her sözü dinler duruma gelmek, uslanmak. "Annesi kızınca muma döndü."

Mümkün Görünmek:  

Olabilmek. "Kredi durumunuzu kontrol ettim, kredi almanız mümkün görünüyor." "Bu işlerin yarına yetişmesi, mümkün görünmüyor."

Mümkün Mertebe:  

Olabildiğince, yapabildiği kadar. ”Zararınızı mümkün mertebe karşılama yoluna gideceğimizden emin olun lütfen.”

Mümkün Olmak:  

İmkân bulunmak. "Mümkün olsa da, sık sık yanınıza gelebilsem."

Mumla Aramak:  

Çok istek ve özlemle aramak. ”O anneyi siz mumla arayacak ama bir daha bulamayacaksınız.”

Mumla Aratmak:  

Daha kötü olan yeni bir şey, bir durum, bir kimse, pek iyi olmayan eskisini aratmak. "Yeni gelen müdür, eski müdürü mumla aratıyor."

Mumya Gibi:  

Çok zayıf ve renksiz kimse. "Markette çalışan mumya gibi adam, bize çok yardımcı olmuştu."

Münakaşa Etmek:  

Bir konuda tartışmak. "Bence boş yere münakaşa ediyorsunuz."

Münakaşa Götürmemek:  

Tartışmaya yer vermeyecek biçimde kesin olmak. "Münakaşa götürmeyecek şekilde, bize ait olan yeri sahiplenmişsiniz."

Münasebet Almak:  

Uygun düşmek. "Sizin de gelmeniz münasebet alır."

Münasebet Almamak:  

Uygun Düşmemek.

Münasebet Düşmek:  

Uygun bir durum ortaya çıkmak. "Münasebet düştüğünde bize haber verirsiniz."

Münasebet Kurmak:  

İki şey arasında ilişki bulmak, yakınlık görmek. "İkisi de ayrı dünyaların insanı, onlar arasında nasıl bir münasebet kurabildin acaba?"

Münasebete Girmek:  

1- Tanışma yolu açmak, ilişki kurmak. "Bir çay içip, münasebete girmek için ilk adımlarını attılar." 2- Cinsel yaklaşımda bulunmak. "Her gördüğüyle münasebete girmek isteyen, kart bir zamparaydı."

Münasebeti Düşmek:  

Sırası gelmek. "Biraz sabret, münasebeti düşerse ben söylerim."

Münasebetini Getirmek:  

Sırasını getirmek. "Söyleyeceklerinin münasebetini getirmelerini bekliyordu."

Münasebetli Münasebetsiz:  

Yakışık alsın almasın, sağı solu kollamadan.

Münasebetsiz Adam:  

Sıra, saygı gözetmeyen kimse, saygısız.

Münasebetsiz Mehmet Efendi:  

Lüzumsuz davranışlarda bulunan, yakışıksız iş gören, sıra saygı gözetmeyen kimseler için kullanılır.

Münasebette Bulunmak:  

1- İlişkisi olmak. "Kimlerle münasebette bulunduğunu biliyoruz." 2- İlişki kurmak. "O satıcılarla, bir daha münasebette bulunma." 3- Cinsel ilişkiyi gerçekleştirmek. "Münasebette bulunmak için kim bilir kimin yanında."

Münasip Bulmak:  

Uygun olduğunu, yerinde görüldüğünü kabul etmek. "Ailelerimiz bizi birbirimize münasip bulduğu için, evliliğimizde sorun çıkmadı."

Münasip Düşmek:  

Uygun düşmek. "Bu saatte sizin burada olmanız münasip düşmez."

Münasip Gelmek:  

Uygun düşmek, yerinde bir durum olmak. "Size münasip gelirse yarın sabahtan gelin."

Münasip Görmek:  

Uygun ve yerinde bulmak. "Münasip görmese, beni göndermezdi değil mi?"

Münavebe İle:  

Nöbetleşe, değişerek, sırayla.

Münzevi:  

Topluluktan kaçan, yalnız başına kalmayı seven. "Münzevi bir hayat yaşamayı tercih etti." Deyim değil, sıfattır.

Müptela Olmak:  

Alışmak, düşkün olmak, tutulmak. "Şu kahveye müptela oldum gitti."

Müptelası Olmak:  

Alışmak, düşkün olmak, tutulmak. "Şu kahvenin müptelası oldum gitti."

Müptezel:  

(mubtezel) 1- Saygınlığını yitirmiş. "Senin gibi müptezel (mubteẕel) birinin lafına kimse inanmaz." 2- Çokluğundan dolayı değerini yitiren, değersiz. "O model telefonlar artık müptezel (mubteẕel) oldu." Türkçesi müptezel şeklindedir.

Müracaat Etmek:  

1- Başvurmak. "Okul kayıt için yarın müracaat etmeyi düşünüyoruz." 2- Danışmak. "Son kararı vermeden önce babama da müracaat etmek istiyorum."

Müracaatta Bulunmak:  

Müracaat etmek. "Sınavla ilgili müracaatta bulunmak için para yatırdı."

Murada Ermek:  

Dileği gerçekleşmek, çok istediği şeye kavuşmak. "İnşallah dilediğin murada erersin kızım."

Muradı Gözünde Kalmak:  

Emeline ulaşamamak "Muradı gözünde kalmasın diye, ailesi onu umreye göndermişti."

Muradına Erişmek:  

Dileği gerçekleşmek, çok istediği şeye kavuşmak. "İnşallah muradına erişirsin kızım."

Muradına Ermek:  

Dileği gerçekleşmek, çok istediği şeye kavuşmak. ”İnşallah muradına erersin kızım.”

Muradının İncisi:  

İsteklerinin, dileklerinin en değerlisi. "Sen onun muradının incisiydin."

Mürai:  

Art düşünceli kimse. "Mürailer bizden uzak olsun."

Murakabe Etmek:  

Denetlemek.

Murakabeye Varmak:  

İç alemine dalmak.

Murassa Kılıç:  

Değerli taşlarla bezenmiş, cevherlerle süslenmiş kılıç.

Murat Almak:  

Dileğine kavuşmak. "Murat almak için hep dua ederdi ve sürekli çalışırdı."

Murat Etmek:  

Dilemek, istemek. "Bir an önce çocuk sahibi olmayı murat ediyorlar."

Murdar Etmek:  

1- Kirletmek, kullanılamaz hâle getirmek. "Şu etleri, murdar etmeden yeriz inşallah." 2- Ziyan etmek, boş yere harcamak. "O kadar parayı, nasıl murdar edersin?"

Murdar Gitmek:  

Murdar bir biçimde ölmek. "Yaralanan koyunu, murdar gitmesin diye hemen kestiler."

Murdar Olmak:  

Kirlenmek. "Allah'tan başkası adına boğazlanmış, murdar olmuş hayvanı yemek harâmdır."

Murdarilik:  

(murdar ilik) Omurilik. "Murdarilik rahatsızlığı çektiğini biliyorum." Doğrusu murdarilik şeklindedir, deyim değil isimdir.

Mürekkebi Bile Kurumamak:  

Daha pek yeni olmak. "Daha mürekkebi bile kurumadan, atama kararından vazgeçtiler."

Mürekkebi Kurumadan:  

Bir şeyin yazılmasından çok kısa bir süre sonra. "Daha mürekkebi kurumadan, atama kararından vazgeçtiler."

Mürekkebi Kurumadan Bozmak:  

Bir kararı, sözleşmeyi, anlaşmayı yazılmasından kısa bir süre sonra bozmak. "Daha mürekkebi kurumadan, atama kararından vazgeçtiler."

Mürekkebi Kurumamak:  

Daha pek yeni olmak. "Daha mürekkebi kurumadan, atama kararından vazgeçtiler."

Mürekkep Olmak:  

1- -den oluşmak. "Bu şehir her ırktan bir mürekkep olduğu için, ilginç şeylerle karşılaşman olasıdır." 2- Mürekkep bulaşmak. "Bir ödev yapayım dedim, ellerim hep mürekkep oldu."

Mürekkep Yalamak:  

Çok okumuş, yazmış olmak. "O kadar yıl mürekkep yalamak, her insanın işi değil."

Mürekkep Yalamış:  

Az çok öğrenim görmüş, okuyup yazmış, belli bir kültüre sahip olmuş kimse. ”Maval okumayı bırakın, biz de mürekkep yalamışlardan sayılırız.”

Mürüvvetini Görmek (anne, baba için):  

1- Özellikle evlâdının evlendiğini, çoluk çocuk sahibi olduğunu görmek. 2- Çocuklarının sevinçli günlerini görerek mutluluk duymak. ”Acaba çocuklarımın mürüvvetini görecek miyim?”

Müsaade Buyurmak:  

1- İzin vermek. "Kimsenin dışarı çıkmasına müsaade buyurmadı." 2- Geçiş için yol vermek, yol açmak. "Müsaade buyurursanız, ben sonraki durakta ineceğim." 3- Elverişli, uygun olmak. "Hava durumu müsaade buyurursa, yarın pikniğe gideceğiz."

Müsaade Etmek:  

1- İzin vermek. "Kimsenin dışarı çıkmasına müsaade etmedi." 2- Geçiş için yol vermek, yol açmak. "Müsaade ederseniz, ben sonraki durakta ineceğim." 3- Elverişli, uygun olmak. "Hava durumu müsaade ederse, yarın pikniğe gideceğiz."

Müsabakaya Girmek:  

Yarışmak, yarışmaya katılmak. "Müsabakaya girip, birincilik elde etmeyi hedefliyorlardı."

Müsadere Etmek:  

Kişi mallarına devlet adına yasal olarak el koymak. "Yasa dışı işlere bulaşınca, müsadere edildi."

Müşahede Altına Almak:  

Sürekli gözlem altında bulundurmak. "Doktor, iki saat müşahede altına aldı."

Müsait Olmak:  

Uygun, elverişli durumda bulunmak. "Müsait olursam ben de gelirim."

Musallat Etmek:  

Birini, bir başkasının başına bela etmek. "Bu adamı ailemize, sen musallat ettin."

Musallat Olmak:  

Birini sürekli rahatsız etmek, birine sataşmak, peşini hiç bırakmamak. "Bana üç harfliler musallat oldu, diye söylerdi."

Müsamaha Etmek:  

Hoşgörü ve anlayışla karşılamak. "Sana yeteri kadar müsamaha ettik diye düşünüyorum."

Müsamaha Göstermek:  

Hoşgörü ve anlayışla karşılamak. "Sana yeteri kadar müsamaha gösterdiğimi düşünüyorum."

Muşamba Gibi:  

Çok kirlenmiş (çamaşır, kumaş, örtü vb.). "Bu pantolon muşamba gibi olmuş, daha ne kadar giyeceksin?"

Müşerref Oldum:  

Bir kimsenin, kendisine biri tanıtıldığı vakit memnunluğunu anlatmak için söylediği nezaket sözü.

Müşkülat Çekmek:  

Zorluk, güçlük içinde kalmak. "Sınavda sorular zor olunca, öğrenciler müşkülat çekmeye başladı."

Müşkülat Çıkarmak:  

Yapmakta bulunduğu işi güçleştirecek durumlar yaratmak. "O memur bir kere de müşkülat çıkarmasa şaşarım."

Müşkülpesent:  

1- Çok titizlik gösteren, kolay kolay beğenemeyen. "Müşkülpesent bir çocuktu." 2- Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

Müslüman Adam:  

Hak yemeyen, doğruluktan ayrılmayan, İslâm`ın emirlerine uyan kimse. ”Müslüman adam, başı daima dik olan adamdır.”

Müslüman Mahallesinde Salyangoz Satmak:  

Bir şeyi ona gereksinim duymayacak olan çevreye götürmek. "Cami dibinde içki satmak, Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi bir şey."

Muşmula Gibi:  

Asık surat. "Tüm gibi muşmula gibi, hiç konuşmadan durdu."

WhatsApp