D E N E M E    


Bir Deyim Öğrenelim!

Hodri Meydan:

“Kendine güvenen ortaya çıksın” anlamında kullanılır.

DEYİM ARAMA


     
Sende Yolla Hata Bildir!



DEYİMLER SÖZLÜĞÜ




Meyanesi Gelmek:  

Helva vb. kıvamına gelmek. "Henüz meyanesi gelmemiş, biraz daha karıştır."

Meydan Açmak:  

Sebep olmak. "Sınıfta tartışmaya meydan açmamak için şimdi söylemeyeceğim."

Meydan Almak:  

Gelişmek, yayılmak, geniş ölçüde olmak. "Hırsızlıklar meydan almadan, gerekli tedbirler alınmalıdır."

Meydan Bırakmamak:  

Olumsuz bir olay ya da durumun gerçekleşmesine fırsat vermemek, engel olmak. "Sizin gibi vatan hainlerine meydan bırakmayacağız."

Meydan Bulamamak:  

Fırsat bulamamak. "Emniyet güvelik önlemlerini arttırınca, hırsızlar meydan bulamıyor."

Meydan Dayağı:  

Eskiden ceza olarak açıkça ve kalabalık içinde suçlulara atılan dayak.

Meydan Dayağı Atmak:  

Herkesin içinde veya çok dövmek. "Sana bir meydan dayağı atarım, aklın başına gelir."

Meydan Dayağı Çekmek:  

Herkesin içinde veya çok dövmek. "Sana bir meydan dayağı çekerim, aklın başına gelir."

Meydan Dayağı Yemek:  

Kalabalık içinde iyice dayak yemek "Bugün yanlış anlaşıldık, meydan dayağı yemekten ucuz kurtulduk."

Meydan Dayağına Çekmek:  

Eskiden bir meydanda ve halkın gözü önünde suçluya uygulanan dayak cezası. "Suçüstü yakalanan hırsızı, meydan dayağına çektiler."

Meydan Kalmamak:  

Fırsat bulamamak. "Meydan hainlere kalmasın diye, meydanlardayız."

Meydan Muharebesi:  

İki ordunun genişçe bir alanda yaptıkları savaş.

Meydan Okumak:  

Kavga ya da yarışmaya çağırmak, korkmadığını ve çekinmediğini açıkça bildirmek. ”Bir an meydan okumayı içinden geçirdi, sonra bundan vazgeçti.”

Meydan Sazı:  

Sazların en büyüğü olup, üçer üçer gerilmiş on iki teli bulunan bir çeşit saz; buna aşık sazı da denir.

Meydan Vermek:  

Fırsat vermek. "Öğrencilerin kendini ifade etmesine meydan vermek gerekir."

Meydan Vermemek:  

Olumsuz bir olay ya da durumun gerçekleşmesine imkân ve zaman vermemek, engel olmak. ”Onların kavga etmesine sakın meydan vermeyin çocuklar.”

Meydana Atılmak:  

1- Ortaya çıkmak. 2- Ortaya çıkarılmak.

Meydana Atmak:  

Delilleriyle göstermek, ispat etmek. "Suçlunun sen olduğunu meydana attılar, ne diyeceksin?"

Meydana Çıkarmak:  

1- Açıklığa kavuşturmak, ortaya çıkarmak, belli etmek. "O şirketin sırlarını tek tek meydana çıkarıyor." 2- Bularak ortaya çıkarmak. "Gizliden biriktirdiği tüm paraları meydana çıkardı."

Meydana Çıkmak:  

1- Görünmek. 2- Belli olmak. 3- Yetişmek, büyümek, olmak. ”Korkak herif meydana çık da yüzünü görelim.”

Meydana Dökmek:  

Hepsini sergilemek, ortaya dökmek. "Elindeki tüm ürünleri meydana döküp, satmaya çalıştı."

Meydana Düşmek:  

Bir iş yapmak için kendini ortaya atmak. "Tüm yorgunluğuna rağmen, emaneti teslim etmek için meydana düştü."

Meydana Gelmek:  

1- Olmak, oluşmak, vücut bulmak. 2- Ortaya çıkmak. ”Olay akşam üzeri meydana geldi diyorlar.”

Meydana Getirmek:  

Olmasını sağlamak, oluşturmak. "Genç kadın, bir çocuk meydana getirmek üzereydi."

Meydana Koymak:  

Yapıp ortaya çıkarmak, göstermek. "Herkes ödevlerini meydana koysun, kontrol edeceğim."

Meydana Vurmak:  

Belli etmek, ortaya çıkarmak. "Ona olan sevgisini, her fırsatta meydana vurmaktan çekinmezdi."

Meydanda Bırakmak:  

1- Açıkta, evsiz barksız bırakmak. "Madem sokakta kaldınız, sizi meydanda bırakacak değiliz." 2- Ortada, herkesin gözü önünde bırakmak. "Değerli eşyalarınızı, hiçbir zaman meydanda bırakmayın."

Meydanı Bir Şeye Bırakmak:  

1- Savunduğu şeyden vazgeçmek. "Meydanı sizin gibi yalancılara bırakmayacağım, savaşmaya devam edeceğim." 2- Yarışmadan çekilmek. "Sakatlığı sebebiyle, meydanı rakiplerine bırakmak zorunda kaldı."

Meydanı Bırakmak:  

1- Savunduğu şeyden vazgeçmek. "Sizin gibi yalancılara meydanı bırakmayacağım, savaşmaya devam edeceğim." 2- Yarışmadan çekilmek. "Sakatlığı sebebiyle, meydanı diğerlerine bırakmak zorunda kaldık."

Meydanı Birine Bırakmak:  

1- Savunduğu şeyden vazgeçmek. "Meydanı size bırakmayacağım, savaşmaya devam edeceğim." 2- Yarışmadan çekilmek. "Sakatlığı sebebiyle, meydanı rakibine bırakmak zorunda kaldı."

Meydanı Boş Bulmak:  

Kendisine mâni olacak kimse bulunmadığı için aşırı davranışlarda bulunmak, bir şeyden çekinmemek. ”Meydanı boş bulan eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başlamışlardı.”

Meydanı Dar Etmek:  

Birini çok sıkıntıya sokmak, her yönden sıkıştırmak. "Ülkemize göz dikenlere, meydanı dar edeceğiz."

Meyil Vermek:  

1- Eğiklik sağlamak. "Tabloya biraz meyil verirsen, daha güzel duracak." 2- İlgi göstermek, gönül vermek. "Kimseye meyil verdiğini sanmıyorum, şu an kariyer peşinde."

Meyve Almak:  

1- Ürün elde etmek. "Bitkilerden meyve almak uzun soluklu bir iştir." 2- Yarar elde etmek. "Bu işten meyve almak için, biraz bekleyeceğiz."

Meyve Vermek:  

1- Ürün vermek. "Meyve veren ağaç taşlanır." 2- Bir eser ortaya çıkarmak. "Yoğun ve titiz çalışmalarımız, sonunda meyvesini verdi."

Meyveye Durmak:  

Meyve verecek duruma gelmek. "Ağaç meyveye durmuş, neden keseceksin?"

Mezada Çıkarmak:  

Açık artırma yoluyla bir malı satışa çıkarmak. "Mezada çıkarmak için, sağdan soldan ürün toplardı."

Mezada Koymak:  

Açık artırma yoluyla bir malı satışa çıkarmak. "Mezada koymak için, sağdan soldan ürün toplardı."

Mezar Kaçkını:  

Çok zayıf, bitkin, güçsüz düşmüş kişi. "Mezar kaçkınına dönmüşsün, kendine bakman lazım.

Mezar Kitabesi:  

Bir mezar taşı üzerine yazılan yazı.

Mezar Olmak:  

Bir şey ölüme sebep olmak. "Bir arıza olursa, denizaltı denizcilere mezar olur."

Mezar Sessizliği:  

İnsana korku, endişe veren sessizlik.

Mezar Soyguncusu:  

Elindeki malı çok pahalı satmayı alışkanlık hâline getirmiş kişiler için söylenir. "Bahsettiğin kişi de mezar soyguncusu çıktı."

Mezara Dek:  

Ölünceye kadar. "Mezara dek seni seveceğim Müjgan."

Mezara Girmek:  

Ölü gömülmek, toprağa verilmek. "Bu genç yaşımda mezara girmek istemem."

Mezara Kadar:  

Ölünceye kadar. "Mezara kadar seni seveceğim Müjgan."

Mezardan Çıkarmak:  

Bir kimseyi ölümden kurtarmak. "Seni mezardan çıkaran adama karşı, biraz vefalı ol."

Mezarı Boylamak:  

Hayatını kaybetmek, ölmek. "Trafikte dikkatli ol, yoksa mezarı boylarsın."

Mezarı Olmak:  

Bir şey ölümüne sebep olmak. "Bir arıza olursa, denizaltı denizcilerin mezarı olur."

Mezarını Kazmak:  

Kötülüğünü istemek, kötü duruma düşürmek için uğraşmak. "Benden duymuş olma, ama bu adam senin mezarını kazıyor."

Mezat Malı:  

Bayağı ve ucuz mal.

Mezhebi Geniş:  

Namus konusunda gerekli olan titizliği göstermeyen, kadın-erkek ilişkilerinde dini kaidelere aldırış etmeyen, iffetsizliğe meydan veren, geniş davranan. "Mezhebi geniş biri olduğundan, her lafa kolay kolay alınmaz."

Mezhebi Meşrebine Uymamak:  

Davranışları, ileri sürdüğü görüşe ters düşmek.

Miadı Dolmak:  

Bir şeyin kullanım süresi bitmek, eskimek. "Zaten bu telefonun miadı dolmuş, çalışacak gibi durmuyor."

Miadı Gelmek:  

Zamanı gelmek. "Miadı geldiğinde her şeyi oturup konuşacağız."

Mide Bulandırmak:  

1- Kusacak bir duruma getirmek. 2- Kuşkulandırmak. ”Çekil çabuk karşımdan, midemi bulandırıyorsun!”

Mide Fesadına Uğramak:  

Çeşitli ve çok fazla yiyecek yemekten midesi rahatsızlanmak. "Dün bir davete gittik, resmen mide fesadına uğradım."

Midesi Almamak:  

1- Hastalık, tiksinme gibi nedenlerle bir şeyi yiyememek. "Şu hardalı nedense midem almıyor." 2- Çirkin bir şey karşısında huzursuz olmak, rahatı kaçmak. "Senin yaptığın bu saçmalıkları, midem almıyor artık."

Midesi Bulanmak:  

1- Kusacak gibi olmak. 2- İğrenmek, tiksinmek. 3- Kuşkulanmak. ”Yaptığınız iş, mide bulandırıcı bir işti!”

Midesi Ekşimek:  

Yeni yenilmiş yiyeceklerden ötürü midede rahatsızlık duymak. "Midem ekşidi, ben çıkıp biraz yürüyeceğim."

Midesi Ezilmek:  

Çok acıktığı için midesi kazınır gibi olmak, açlık duymak. "Midem eziliyor, bir şeyler yemeliyim."

Midesi Götürmemek:  

1- Hastalık, tiksinme gibi nedenlerle bir şeyi yiyememek. "Şu hardalı nedense midem götürmüyor." 2- Çirkin bir şey karşısında huzursuz olmak, rahatı kaçmak. "Senin yaptığın bu saçmalıkları, midem götürmüyor artık."

Midesi Kabul Etmemek:  

1- Hastalık, tiksinme gibi nedenlerle bir şeyi yiyememek. "Şu hardalı nedense midem kabul etmiyor." 2- Çirkin bir şey karşısında huzursuz olmak, rahatı kaçmak. "Senin yaptığın bu saçmalıkları, midem kabul etmiyor artık."

Midesi Kaldırmamak:  

1- Hastalık, tiksinme gibi nedenlerle bir şeyi yiyememek. "Şu hardalı nedense midem kaldırmıyor." 2- Çirkin bir şey karşısında huzursuz olmak, rahatı kaçmak. "Senin yaptığın bu saçmalıkları, midem kaldırmıyor artık."

Midesi Kaynamak:  

Yeni yenilmiş yiyeceklerden ötürü midede rahatsızlık duymak. "Midem kaynadı, ben çıkıp biraz yürüyeceğim."

Midesi Kazınmak:  

Çok acıktığı için midesi kazınır gibi olmak, açlık duymak. "Midem kazınıyor, bir şeyler yemeliyim."

Midesi Yanmak:  

Yeni yenilmiş yiyeceklerden ötürü midede rahatsızlık duymak. "Midem yandı, ben çıkıp biraz yürüyeceğim."

Mideye İndirmek:  

1- Yemek içmek. "Dolaptaki pastayı kim mideye indirdi?" 2- Haksız yere, kanunsuz olarak para kazanmak. "Başkasının malını mideye indirmek, insan olana yakışmaz."

Mideye Oturmak:  

Yenilen bir şeyin sindirim zorluğu vermesi. "Yedik makarnayı tabak tabak, mideme oturdu." "İki gözleme yedim, mideme oturdu, iyice daraldım.

Mideyi Bastırmak:  

Hafif şeyler yiyerek açlığını gidermek. "Midemi bastırmak için yarım simit yedim."

Mihenge Vurmak:  

Denemek, sorgulamak,. "Doğrularını ve eğrilerini mihenge vurmak istersen, vicdanına danış."

Mihenk Taşı:  

Birinin değerini, ahlâkını anlamaya yarayan ölçüt. "Bu olay; onun için bir mihenk taşı olacak, dikkat etmeli."

Mihnet Çekmek:  

Sıkıntılı bir duruma katlanmak, sıkıntı çekmek. "Mihnet çekmeden, bolluk ve feraha ulaşılmıyor."

Mikrofona Koymak:  

Hikâye, roman, oyun vb. eserleri radyo için elverişli duruma getirip yayımlamak. "Bazı eserlerini, mikrofona koymalarına izin vermedi."

Mikroskop Altına Almak:  

En ince noktasına kadar araştırmak, didik didik edip incelemek. "Şirketimizi mikroskop altına alıp incelediler, ama bir şey bulamadılar."

Mikroskop Altına Koymak:  

En ince noktasına kadar araştırmak, didik didik edip incelemek. "Şirketimizi mikroskop altına koyup incelediler, ama bir şey bulamadılar."

Mil Çekmek:  

Gözleri kızgın demirle kör etmek.

Mil Yapmak:  

Yol yapmak. "Bir saat gidersek, kaç mil yaparız?"

Milim Oynamamak:  

1- Ölçüsüne tam olarak uygun düşmek. "Kalıbını lazerle kesince, milim oynamıyor." 2- Hiç kıpırdamamak. "Tam düzgün yapışması için, milim oynamaması gerekiyor."

Milim Şaşmamak:  

Tam denk düşmek. "Allah'ın adaleti, milim şaşmaz."

Milli Banka:  

Bir ulusun kendi öz bankası; sermayesi kendi yurttaşlarınca sağlanmış banka.

Milli Birlik:  

Ulusal beraberlik.

Milli Kütüphane:  

Bütün yayınları derleyen, saklayan devlet kitaplığı.

Milli Müze:  

Bir millete ait tarihi kıymeti olan bütün eserlerin konup saklandığı ver.

Mim Koymak:  

1- (Bir şey) unutulmaması için işaret koymak 2- Önemli bularak üstünde durmak, dikkate almak, önemli şeyler arasında saymak. ”Bu ata sözüne bir mim koy, dedi öğretmenim.”

Mim Yapıştırmak:  

1- Bir şey unutulmaması için işaret koymak. "Buraya mim yapıştıralım, yarın buradan devam ederiz." 2- Önemli bularak üstünde durmak, dikkate almak, önemli şeyler arasında saymak.

Minare Boyu:  

Aşağı yukarı 10 ile 20 metre arasındaki yükseklik anlatan bir deyim.

Minare Gibi:  

Çok uzun. "Her taraf, minare gibi binalarla dolmuş." "Minare gibi bir ağaç, baktım ucu görünmüyordu."

Minare Kırması:  

Pek uzun boylu.

Minareye Dışından Çıkar:  

Olmayacak işler yapan haylaz.

Mıncığı Çıkmak:  

Ezilerek içi dışına çıkmak. "Çocuklar, bu çileklerin mıncığını çıkarmışlar."

Minder Çürütmek:  

1- İşsiz güçsüz oturmak. "Evde minder çürütmeyi bırak da, kendine bir iş bul." 2- Bir yerde uzun süre oturmak. "Yemem diyen ambar kurutmuş, oturmam diyen minder çürütmüş." "Kaç saattir burada oturuyoruz, canım sıkıldı artık." 3- Otururken yapılan işlerle uzun yıllar uğraşmak. "Minder çürütmüş bir usta olarak onun fikrini almalıyız."

Minder Dışına Atmak:  

Ortadan kaldırmak, silmek, kovmak. "Bizi bu piyasadan minder dışına atmaya çalıştı, ama başarılı olamadı tabi."

Minderaltı Etmek:  

Bir işi isteyerek ve haksız olarak yürütmemek; örtbas etmek, unutturmaya çalışmak. "Verdiğim dilekçeyi minderaltı etmişler."

Minderden Kaçmak:  

1- Güreşte oyuna katılmamak. "Senin görevin minderden kaçmak değil, o minderin hakkını vermektir." 2- Güreş oyununda, zor karşısında bilerek minder dışına çıkmak. "Türk pehlivanın karşısında korkarak minderden kaçan Yunanlı yuhalandı." 3- Zoru görünce, türlü sebeplerle başladığı işi yarım bırakmak. "Minderden kaçmak, senin gibi döneklere yakışır."

Mineral Yağlar:  

Nen, mazot gibi yerden çıkarılan yağlar.

Minnet Altında Kalmamak:  

Birinin iyiliğine karşı kendini borçlu durumdan kurtarmak için karşılık olarak bir iyilikte bulunmak. "Bir kimseye edilecek iyiliğin en mükemmeli o kimseyi minnet altında bırakmayanıdır. - Balzac."

Minnet Duymak:  

Birinin iyiliğine karşı kendini ona borçlu saymak. "Bizlere gösterdiğiniz misafirperverlikten dolayı sizlere minnet duyuyorum."

Minnet Etmek:  

Boyun eğmek, yalvarmak. ”Ona buna minnet etmeden yaşamak istediğimi biliyorsun değil mi?”

Minnet Etmemek:  

Boyun eğmemek. "Dik duracağız, güçlü olacağız, kimseye minnet etmeyeceğiz."

WhatsApp