D E N E M E    


Bir Deyim Öğrenelim!

Öfkesini Yenmek:

İradesini kullanarak öfkesini gidermek. "İki tokat patlatacaktım ki, öfkemi zor yendim."

DEYİM ARAMA


     
Sende Yolla Hata Bildir!



DEYİMLER SÖZLÜĞÜ




İliğine Geçmek:  

1- Çok ıslanmak. "Yağmur iliğime geçti." 2- (Bir düşünce, bir huy) Benliğini çok etkilemek. "Dürüstlük, iliğine geçmişti." 3- Çok üşümek. "Her yer kar, soğuk insanın iliğine geçiyor."

İliğine İşlemek:  

1- Çok ıslanmak. "Yağmur iliğime işledi." 2- (Bir düşünce, bir huy) Benliğini çok etkilemek. "Dürüstlük, iliğine işlemişti." 3- Çok üşümek. "Her yer kar, soğuk insanın iliğine işliyor."

İliğine Kadar:  

İyice, en son sınırına dek. "Şemsiyeleri olmayınca, hepsi iliğine kadar ıslanmış."

İliğine Kadar Islanmak:  

Çok ıslanmak. "Şemsiyemiz de yoktu, iliğimize kadar ıslandık."

İliğini Kemiğini Kurutmak:  

Canından bezdirecek kadar sıkıntı vermek. "Hayat pahalılığı iliğimizi kemiğimizi kuruttu."

İliğini Kemirmek:  

1- Çok etkilemek. "Bu deprem hepimizin iliğini kemirdi." 2- Sömürmek. "Sen bizim iliğimizi kemirmekten bıkmadın mı?"

İliğini Kurutmak:  

Canından bezdirecek kadar sıkıntı vermek, kemiğini kurutmak. "Hayat pahalılığı iliğimizi kuruttu."

İlik Gibi:  

1- Çok lezzetli, iyi pişmiş et. "İlik gibi kebap yemenin tadına da doyamadık." 2- Çok güzel, istek uyandıran (kadın veya kız). "İlik gibi bir kız arkadaş edinmiş."

İliklerinde Duymak:  

Benliğinde yoğun bir biçimde hissetmek. "Yalnızlığımın acısını iliklerimde duydum."

İliklerine Kadar:  

İyice, en son sınırına dek. "Şemsiyeleri olmayınca, hepsi iliklerine kadar ıslanmış."

İlim Arşivleri:  

İlmi değeri olan eserlerin saklanıp muhafaza edildiği yer.

İlişiği Kalmamak:  

Var olan ilgisi, bağlılığı artık olmamak. "Bizim şirketle bir ilişiği kalmadı."

İlişiği Olmamak:  

Bağlantısı olmamak. "Herhangi bir örgütle ilişiği olmadığı ortaya çıktı."

İlişiğini Kesmek:  

Hiçbir ilgisi kalmamak, bağlantılarını koparmak. "Bu sabah ilişiğini kesip gitti."

İlişki Kurmak:  

1- Bir kişi ya da bir şeyle arasında bir ilgi sağlamak. "Yeni papağanımızla hemen ilişki kurdum." 2- İki şey arasında bir yakınlık bulmak. "Bilim adamları bu hastalıkla çevre kirliliği arasında bir ilişki kurmuşlardı."

İlişkiye Girmek:  

1- Bağlantı kurmak. "O şirketle ilişkiye girmek için çalıştım." 2- Yakınlaşmak. "İnsanlarla ilişkiye girmek konusunda başarısızım." 3- Cinsel ilişkide bulunmak. "Nikahsız ilişkiye girmek zinadır."

İlk Ağızda:  

Öncelikle, her şeyden önce. "İlk ağızda burası temizlenecek."

İlk Göz Ağrısı:  

1- İlk doğan çocuk. 2- İlk sevgili. 2. Bir kimsenin âşık olduğu, sevdiği ilk insan, ilk sevgili, eski sevgili, ilk aşk.

İlkel Kalmak:  

Gelişmemek, ilk durumunda kalmak. "Ben bu bölgenin bu kadar ilkel kaldığını düşünmemiştim."

İllallah Dedirtmek:  

Bezdirmek, usandırmak. "Sonunda şu dengesizliklerin yüzünden bana da illallah dedirttin."

İllallah Demek:  

Usanmak, bıkmak, bezmek. "Hayvanların bahçeye kaçıncı girişi, illallah dedirttiniz bana." "Gürültüden illallah diyordu."

İllallah Etmek:  

Usanmak, bıkmak, bezmek. "Hayvanların bahçeye kaçıncı girişi, illallah ettirdiniz bana."

İlle ve Lakin:  

Gelgelelim, ne var ki, bununla birlikte.

İlmi Ahlak:  

İnsanların bir topluluk içinde uymak zorunda bulundukları eylem ve davranış kurallarını inceleyen bilim.

İlmi Hüviyet:  

Bir ilim dalında en doğruyu, en çoğu söyleyecek derecede bilgi sahibi olma, bilginlik derecesi.

İlmik Atmak:  

İlmik yapmak. "Parmaklarıyla bir ilmik atıp bağladı."

İlminden Anlamak:  

Herhangi bir şeyin uzmanı olmak. "Ben aktarlık ilminden anlamam ki."

İlmini Almak:  

Bir işin özelliklerini, işleyişini en ince ayrıntılarına kadar iyice öğrenmek. "Marangozluğun ilmini aldım ben."

İltibasa Yol Açmak:  

Karışıklığa sebep olmak. "Şirket logosu iltibasa yol açmasın."

İltifattan Cesaret Almak:  

Gösterilen yakınlık ve ilgiden cesaret artmak.

İltimas Etmek:  

Kayırmak, korumak. "Bugüne kadar hiçbir öğrencime iltimas etmedim."

İltimas Geçmek:  

Kayırmak, korumak. "Bugüne kadar hiçbir öğrencime iltimas geçmedim."

İltiması Olmak:  

Arkası, kayırıcısı olmak. "İltiması olmasa o koltukta bir gün bile oturamaz."

İltizam Etmek:  

Gelirini satın almak, iltizam etmek, keseneğe almak. "İltizam edilmiş şirket zamanla daha da büyüdü."

İmal Etmek:  

Ham maddeyi işleyerek bir mal üretmek.

İmalat Hatası:  

Aptal ve bön kişi. "Gerçekten sen imalat hatası birisin!"

İmamevi:  

Kadınlara özgü cezaevi.

İmamın Abdest Suyu:  

Çok açık çay, çok sulu çorbalar, ılık içecekler vb. için alay yollu olarak kullanılır. "Bu çorba imamın abdest suyu gibi." , "Hem pahalı, hem de imamın abdest suyu gibi çay veriyorlar."

İmamın Abdest Suyu Gibi:  

Soğuk veya sıcak olması gerekirken ılık olan içecekler için kullanılan bir söz. "Bu su imamın abdest suyu gibi, dolaptan soğuk bir şişe ver."

İmamkayığına Binmek:  

Ölü tabut içinde veya sal üzerinde mezarlığa götürülmek. "Bir gün sen de imamkayığına binip gideceksin."

İmamsuyu:  

Rakı.

İman Getirmek:  

1- Gönül rızasıyla Müslümanlığı kabul etmek. "İman getirip Müslüman oldu." 2- Yürekten inanmak. "Sonunda bizim kazanacağımıza iman getirdi."

İman Seferberliği:  

Herkese aynı inancı aşılamak için yapılan topyekun hazırlık çalışmaları.

İman Tahtası:  

Göğüs kemiği.

İmana Gelmek:  

1- Hak dini olan İslâm`ı kabul etmek. 2- En sonunda doğruyu söylemek. 3- Önceden kabul etmediği şeyi sonradan kabul edip uymak. ”İmana gel, tövbe et ki öbür dünyada mutluluğa eresin.”

İmana Getirmek:  

1- Müslümanlığı kabul ettirmek. "Sonunda eşini gönül rızasıyla imana getirmiş." 2- İstenilen biçimde davranmayı zorla kabul ettirmek. "Ben seni bir haftada imana getirmesini bilirim."

İmanı Gevremek:  

Çok yorulmak ve sıkıntı çekmek. "Yıllarca güneş altında tarlada çalıştım; imanım gevredi."

İmanı Yok:  

1- Acımasız, insafsız. "Senin imanın yok mu Bahri efendi, neden üzüyorsun kızını?" 2- Kahrolası! "İmanı yok hainler."

İmanına Kadar:  

Ağzına kadar, son kertesine kadar, tıka basa, alabildiğince. "İmanına kadar kasayı doldurmanın anlamı yok."

İmansız Gitmek:  

Allah'a inanmadan ölmek. "Son nefesimde imansız gitmekten korkarım."

İmansız Peynir:  

Yağsız peynir.

İmara Açılmak:  

Yapılaşma yasağı olan bir yerin üzerine yapı yapılmasına izin vermek. "Yakında bu ormanlar da imara açılır."

İmaret Yapılmadan Dilenciler Dizildi:  

Daha işe başlanmadan o işten çıkar sağlamak isteyen kimseler toplandı.

İmbikten Çekmek:  

Damıtmak. "Suyu imbikten çekerek içiyorlar."

İmdada Erişmek:  

Çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek. "Kaza yapan otomobildekilere imdada eriştik."

İmdada Koşmak:  

Çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek. "Kaza yapan otomobildekilere imdada koştuk."

İmdada Yetişmek:  

Çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek. "Kaza yapan otomobildekilere imdada yetiştik."

İmdadına Erişmek:  

Çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek. "Kaza yapan otomobildekilerin imdadına eriştik."

İmdadına Koşmak:  

Çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek. "Kaza yapan otomobildekilerin imdadına koştuk."

İmdadına Yetişmek:  

Çok zor ve tehlikeli bir anda yardım etmek. "Kaza yapan otomobildekilerin imdadına yetiştik."

İmdat İstemek:  

Herhangi bir tehlikeden kurtarılması için yardım istemek.

İmeceye Girmek:  

İmece yoluyla yapılacak çalışmaya katılmak. "Bugün imeceye girip, akşama kadar çalıştık."

İmha Ateşi:  

Bir savaşta düşman ordusunu yok etmek amacıyla karadan, havadan ve denizden açılan ateş.

Imızganma Halleri:  

Uykudan hemen önceki sanrı halleri.

İmkân Bulamamak:  

Uygun şart veya durum oluşmamak. "Bir yıldır memlekete gitmeye imkân bulamadım."

İmkan Bulmak:  

Yararlanılan uygun şart veya durum elde etmek. "İmkan bulsam bir hafta izin yapacağım."

İmkan Vermek:  

Olanak sağlamak. "Zabıtalar satış yapmamıza imkan vermedi."

İmkânı Kalmamak:  

Olma ihtimali bulunmamak. "Sınıfı geçme imkânı kalmadı."

İmkânı Yok:  

Olma ihtimali bulunmayan. "Artık imkânı yok sınava yetişemez."

İmla Etmek:  

1- Birine söyleyip yazdırmak. 2- Doldurmak.

İmlaya Gelmemek:  

Bir şey veya düşünce düzenlenemeyecek kadar karışık olmak, yönteme uyamayacak bir durumda olmak. "İmlaya gelmeyen bir yazı yazmışsın."

İmsak Topu:  

Gece, sahuru haber vermek için patlatılan top.

İmtihan Vermek:  

1. Sınanmak. "Şu an imtihan verdiğinizi unutmayın." 2- Tehlikeli ve zor bir durumdan zarar görmeden iyi bir sonuca ulaşmak. "Bugün çok başarılı bir imtihan verdik."

İmtihana Çekmek:  

1- Bilgisini ölçmek. "Haftaya hepinizi imtihana çekeceğim." 2- Denemek, sınamak. "İmtihana çekip, arabanın arızasını buldurdu."

İmtiyaz Sahibi:  

Herhangi bir şey için kendisine hak tanınan kimse. "Bu gazetenin imtiyaz sahibi kim?"

İmza Atmak:  

İmzalamak. "Sözleşmeye karşılıklı imza attılar." "Yeni transfer bugün imza atmak için geliyormuş."

İmza Basmak:  

İmzalamak, imza etmek. "Şuraya bir imza bas da işimiz bitsin."

İmza Çakmak:  

İmzalamak, imza etmek. "Şuraya bir imza çak da işimiz bitsin."

İmza Etmek:  

İmzalamak. "Sözleşmeyi karşılıklı imza ettiler."

İmza Toplamak:  

Bir dilekçeyi veya öneriyi, destekleyenlere imzalatmak. "Müdürün okulda kalması için imza topluyorlarmış."

İmza Vermek:  

İmzalamak. "Sözleşmeye karşılıklı imza verdiler."

İmzayı Basmak:  

İmzalamak, imza etmek. "Bugün satın almak için imzayı basacağız."

İmzayı Çakmak:  

İmzalamak, imza etmek. "Bugün satın almak için imzayı çakacağız."

İn Cin Top Oynamak:  

Issız, sessiz olmak, bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak. ”Adada in cin top oynuyordu sanki.”

İn Cin Yok:  

Hiç kimse yok. "Okulda in cin yok, herkes gitmiş."

İn Gibi:  

Dar ve karanlık yer. "Bizi in gibi bir yere götürdüler."

İnada Binmek:  

Karşılıklı olarak bir fikirden dönmemek, bir işi yapmaktan vazgeçmemek. "Dün olay inada binmeseydi bugüne işimiz kalmayacaktı."

İnadı Tutmak:  

Çok direnmek. "İnadı tuttu, gelmiyor."

İnadım İnat Olmak:  

Söylediğinden veya yaptığından vazgeçmemek, çok direnmek. "İnadım inat olduğundan, bildiğini yapmaya devam ediyor."

İnadım İnat, Adım Kel Murat:  

Fikirlerinde, söylediklerinde, inadında ısrar edip dönmeyeceğini bildirmek için kullanılır.

İnan Olsun:  

Bana inan, inan ki, anlamında söylenir. "İnan olsun, sizi kandırmıyorum."

İnanca Vermek:  

Bir anlaşmada taraflardan biriyle ilgili olarak sorumluluğu yüklenmek, güvence vermek, teminat vermek, garanti vermek. "Bu konuyla ilgili bize nasıl bir inanca vereceksiniz?"

İnanılır Gibi Değil:  

Çok şaşırılan, hayret edilen veya hayranlık duyulan bir olayla karşılaşıldığında söylenen bir söz. "O kadar ağır şeyi nasıl kaldırdı, gerçekten inanılır gibi değil."

İnanılır Şey Değil:  

Çok şaşırılan, hayret edilen veya hayranlık duyulan bir olayla karşılaşıldığında söylenen bir söz. "O kadar ağır şeyi nasıl kaldırdı, gerçekten inanılır şey değil."

İnat Etmek:  

Diretmek, direnmek, ayak diremek. "İnat etmeyi bırak da sorunun cevabını söyle."

İnayet Buyurmak:  

Lütuf göstermek.

İnayet Etmek:  

İyilik ve yardım etmek, kayırmak, lütfetmek, inayet etmek. "Bize de biraz inayet etseniz çok seviniriz."

İnayet Eylemek:  

İyilik ve yardım etmek, kayırmak, lütfetmek, inayet etmek. "Bize de biraz inayet eyleseniz çok seviniriz."

İnayet Ola:  

Dilenciler için "Allah versin" anlamında kullanılır.

İnayette Bulunmak:  

İyilik ve yardım etmek, kayırmak, lütfetmek, inayet etmek. "Bize de biraz inayette bulunsanız çok seviniriz."

WhatsApp