Bir Deyim Öğrenelim!
Yarışa Girmek:
Yarışmak. "Benimle yarışa girmekle büyük hata ettin."
DEYİM ARAMA
Sende Yolla Hata Bildir!DEYİMLER SÖZLÜĞÜ
Hür Düşünüş:
İstediğini, düşündüğünü baskı altında kalmadan söyleme.
Hurdası Çıkmak:
İşe yaramayacak, kullanılamayacak hâle gelmek.
Hurdaya Çevirmek:
İşe yaramaz duruma getirmek. "Arabası çalınmış, çalanlar arabayı hurdaya çevirmiş."
Hurdaya Çıkmak:
İşe yaramayacak, kullanılamayacak hâle gelmek. "Bu araba hurdaya çıkmış, bunu böyle kullanamazsın."
Hurdaya Dönmek:
Eşya, kullanılmayacak duruma gelmek, eskimek. "Bu telefon artık hurdaya dönmeye başladı."
Huri Gibi:
Çok güzel genç kadın. "Huri gibi yarışmacıları izlemek istiyordu."
Hürmet Etmek:
Saygı göstermek, değer vermek. "Büyüklerine her zaman hürmet etmelisin."
Hürmet Göstermek:
Değer vermek, saygı göstermek. "Düşüncelerine hürmet gösteriyorum, sen de haklısın."
Hürmette Kusur Etmemek:
Karşısındaki kişiyi iyi ağırlamak, isteklerini yerine getirmek, saygısızlık etmemek.
Hürra Etmek:
Hep birden hücum etmek.
Hürriyet Beşiği:
Hürriyet fikirlerinin doğup geliştiği yer.
Hürriyet Pahasına:
Özgürlüğünü kaybetme pahasına.
Hürriyeti Efkar:
Hürriyet fikirleri.
Hürriyeti Seçmek:
Baskıdan kurtulmak ve özgür yaşamak için davranışta bulunmak.
Hürya Etmek:
Bir yerden çıkmak veya bir yere girmek için hep birden atılmak.
Hüsn-ü Kuruntu:
İhtimalî bulunmadığı hâlde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, buna kendini inandırma.
Hüsnü Kabul Göstermek:
İyi karşılamak, güler yüz göstermek.
Hüsnü Kuruntu:
İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, buna kendini inandırma. "Maaşına zam mı yapacaklar? Bu senin hüsnükuruntun."
Hüsnükuruntu:
İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, buna kendini inandırma. "Maaşına zam mı yapacaklar? Bu senin hüsnükuruntun."
Hüsnüzan Etmek:
İyi niyet beslemek.
Hüsrana Uğramak:
Beklenilen sonucun elde edilememesi sebebiyle çok üzülmek, acı çekmek.
Husul Bulmak:
Olmak, oluşmak, doğmak, çıkmak, meydana gelmek. "Aralarında bir olay husul bulmadan oradan uzaklaştık."
Husule Gelmek:
Olmak, oluşmak, doğmak, çıkmak, meydana gelmek. "Aralarında bir olay husule gelmeden oradan uzaklaştık."
Husumet Beslemek:
Hasım olmak, düşman olmak.
Hususi Ehemmiyet:
Başkalarından ayrı kıymet, önemli.
Hüt Dağı Gibi Şişmek:
Karnı şişmek. "Hüt dağı gibi şiştik, bu kadar yemeyecektik."
Hüviyet Cüzdanı:
Bir kişinin kim olduğunu gösteren belge, kimlik belgesi.
Hüviyet Varakası:
Nüfus cüzdanı, kimlik belgesi.
Huy Edinmek:
Bir davranışı alışkanlık durumuna getirmek, tabiat edinmek. "Sen bu aralar burnunu karıştırmayı huy edindin."
Huyu Huyuna Suyu Suyuna Uygun:
İki kişinin her yönden birbirine uygunluğunu anlatmak için kullanılan bir söz. "Huyu huyuna suyu suyuna uygun olduğundan, evliliklerinin çok güzel olacağını düşünüyorum."
Huyu Suyu:
Bir insanın mizacı ve görüşü.
Huyuna Suyuna Gitmek:
İsteklerine, alışkanlıklarına, yapısına göre onu kızdırıp ürkütmeyecek davranışlarda bulunmak.
Huyunu Suyunu Almak:
Onun özelliklerini, davranışlarını ve karakterini yapısına geçirmek.
Huyunu Suyunu Değiştirmek:
Eskisine göre değişik davranmasına sebep olmak.
Hüzne Kapılmak:
Hüzünlenmek.
Hüzün Çökmek:
Hüzünlenmek.
Hüzün Duymak:
Hüzünlü duruma gelmek, üzülmek.
Hüzünlü Olmak:
Hüzünlenmek, üzgün olmak. "Hüzünlü olmanın nedenini söyler misin?"
Huzur Bulmak:
Ruhsal yönden rahatlamak.
Huzur Hakkı:
Belli bir konuyu görüşmek için toplanan bir kurulun üyelerine ödenen para.
Huzur Vermek:
Gönül rahatlığı, iç dirliği vermek; dinlendirmek.
Huzursuz Kalmak:
Rahatı kaçmak.
Huzurunu Kaçırmak:
Huzurunu bozmak, tedirgin ve rahatsız etmek.
İbaret Kalmak:
1- -den oluşmak, meydana gelmek. "İki oda, bir salondan ibaret kalan bir ev." 2- Ancak bu kadar olmak. "Yapacaklarınız bunlardan ibaret kalmayacak."
İbaret Olmak:
1- -den oluşmak, meydana gelmek. "İki oda, bir salondan ibaret olan bir ev." 2- Ancak bu kadar olmak. "Yapacaklarınız bunlardan ibaret değil."
İbibullah Sivri Külah:
Yapayalnız, varlıksız olan kimse. "İbibullah sivri külahlardan ne umuyorsun ki?"
İbiş Gibi:
Yüz ve davranışları gülünç olan kimse. "Sınıfa yeni gelen oğlan gerçekten İbiş gibi."
İbre Birinden Yana Dönmek:
Herhangi bir konuda birisi avantajlı duruma geçmek. "Bu seçimlerde ibre bizden yana dönmeye başladı."
İbret Almak:
Kötü bir olaydan etkilenerek ders almak. ”Görmesini bilseydi ibret alırdı her hâlde.”
İbret Dersi:
İbret alınacak şeyler.
İbret Olmak:
Ders olmak. "Kardeşinin yaşadıkları sana ibret olsun."
İbretin Kudreti:
Pek acayip ve çirkin.
İbrişim Halı:
İbrişimden dokunmuş halı.
İç Açıcı:
İnsan gönlüne huzur ve ferahlık veren, ümit veren, iyi durumda olan. "Küçük kızınızın dersleri pek iç açıcı değil."
İç Açıcı Olmak:
İnsanın gönlüne huzur ve ferahlık vermek, ümit vermek, iyi durumda olmak. "Oğlunuzun derslerinin iç açıcı olduğunu söyleyemem."
İç Açıcı Olmamak:
Ferahlık vermemek, umutsuzluk ve kaygı uyandırmak. "Gelen seçim sonuçları pek iç açıcı değil."
İç Açmak:
Ferahlık verip güzel duygular uyandırmak. "İç açıcı bir manzara karşısındaydık."
İç Açmamak:
Ferahlık vermemek, umutsuzluk ve kaygı uyandırmak. "Gelen seçim sonuçları pek iç açmıyor."
İç Bağlamak:
Yemişin içi oluşmak, iç tutmak. "Fındıklar bu yıl iyi iç bağlamışlar."
İç Çekmek:
Üzüntüyle göğüs geçirmek, derin derin soluk alıp hıçkırıkla ağlamak. ”Yavrucağın iç çekişi dayanılır gibi değildi.”
İç Dediler, Çeşmeyi Kurut Demediler:
Yararlanmana izin verildi; tüketmene değil.
İç Dökmek:
1- Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini anlatmak. "Şu koca dünyada iç dökecek bir insan bulamadım." 2- Ferahlamak, rahatlamak. "Artık ona sevdiğimi söyleyip, iç dökmek istiyorum."
İç Etmek:
Eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeden kendisine mal etmek, ortadan kaldırıp kimseye göstermemek. ”Babasına bildirmeden o kadar parayı iç etmiş.”
İç Ferahlatıcı:
İnsan gönlüne huzur ve rahatlık veren, ümit veren, iyi durumda olan. "Küçük kızınızın dersleri pek iç ferahlatıcı değil."
İç Fırtınasına Tutulmak:
Morali bozulmak. "Bugün yaşadıklarımdan sonra gerçekten iç fırtınasına tutuldum."
İç Geçirmek:
Üzüntüyle ya da özlemle derin soluk almak, içini çekmek. "Sık sık iç geçiriyordu, belli ki sevdiği vardı aklında."
İç Gıcıklamak:
1- Huylandırmak. 2- İstek uyandırmak.
İç Gıdıklamak:
Arzu uyandırmak.
İç Güveyisi Girmek:
Karısının ailesinin evinde oturmak üzere evlenmek. "O aileye iç güveyisi girmeye dünden razı."
İç Güveysinden Hallice:
Durumu şöyle böyle. "Bizim oğlanın hali iç güveysinden hallice, idare edip gidiyor."
İç Huzuru:
Gönül rahatlığı. "İç huzuru ile uyumak gibisi yok."
İç İçe:
Birbirinin içine girmiş biçimde. "Sokaktaki evler iç içeydi."
İç İçe Geçmek:
1- Karmakarışık olmak. "Kıyafetlerim iç içe geçmiş." 2- Uygun bir biçimde birbirinin içine girmek. "İç içe geçen üç valiz aldık." 3- Kaza sonucu araçlar birbirine girmek. "Otoyoldaki kazada yedi araç birbirine geçmiş." 4- Birbirinden ayrılamaz durumda olmak. "Bu şiirde özlem ve aşk iç içe geçmiş halde."
İç İçe Girmek:
1- Karmakarışık olmak. "Kıyafetlerim iç içe girmiş." 2- Uygun bir biçimde birbirinin içine girmek. "İç içe giren üç valiz aldık." 3- Kaza sonucu araçlar birbirine girmek. "Otoyoldaki kazada yedi araç birbirine girmiş." 4. Birbirinden ayrılamaz durumda olmak. "Bu şiirde özlem ve aşk iç içe girmiş halde."
İç Tutmak:
Yemişin içi oluşmak, iç bağlamak. "Fındıklar bu yıl iyi iç tutmuşlar."
İç Yükümü:
Yapılan bir iyilik dolayısıyla yapana karşı duyulan borç duygusu, minnettarlık.
İç Yüzü:
Aslı, esası. "Ablan gelince işin iç yüzünü öğreneceğiz."
İcabına Bakmak:
1- Gereğini yerine getirmek. 2- Yok etmek, ortadan kaldırmak. ”O adamın icabına bakarız, merak etme sen.”
İcap Etmek:
Gerekmek, lazım gelmek.
İcara Vermek:
Kira karşılığında vermek, kiraya vermek. "Ben bu evi kesinlikle icara vermek istemiyorum."
İcat Çıkarmak:
1- Hoş görülmeyen yeni bir huy, davranış göstermek. 2- Yadırganan bir yol tutmak. 3- Ortaya gereği olmayan bir sorun atmak.
İcat Etmek:
1- İlk kez yeni bir şey ortaya çıkarmak, üretmek. 2- Bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek.
İcazet Almak:
1- İzin, onay almak. 2- Diploma almak.
İcazet Vermek:
İzin, onay vermek.
İçe Bakış:
Deneğin bilincinde olanları izleyerek ruhsal süreçlerin özellik ve nitelikleri hakkında bilgi vermesi durumu.
İçe Dönük:
Çevresiyle iletişim kurmada güçlük çeken, içine kapalı, sosyal ilişkileri zayıf olan kimse.
İçe Dönüş:
İçine kapanış.
İçe İşlemek:
1- Çok dokunmak. "Çocuğun ağlaması inan içe işliyor." 2- Yer etmek. "Bu pantolonun boyası içe işlemiş."
İçe Sindirmek:
Tadına varmak.
İçecek Suyu Olmak:
O yere gitmesi kısmet olmak. "Konya'da içecek suyumuz da varmış."
İçerde Olmak:
1- Bir işte, alışverişte zarara uğramak, borçlanmış olmak. "Bu alışverişten ne kadar içeride olduğumuzu bilmiyorum." 2- Hapishaneye girmek. "Bir yıldır içeride olduğunu biliyorum."
İçeri Girmek:
1- Bir işte, alışverişte zarara uğramak. "Ne kadar içeri girdiğimizi bilemiyorum." 2- Hapishaneye girmek. "Karıştığı bir olay yüzünden içeri girmiş."
İçeride Olmak:
1- Bir işte, alışverişte zarara uğramak, borçlanmış olmak. "Bu alışverişten ne kadar içeride olduğumuzu bilmiyorum." 2- Hapishaneye girmek. "Bir yıldır içeride olduğunu biliyorum."
İçeriden Çıkmak:
Hapisten kurtulmak, serbest kalmak. "İçeriden çıkmasına beş ay filan var."
İçeriye Almak:
Hapsetmek. "Tüm örgüt üyeleri içeri alındı." "Olay aydınlanınca içeri alınmaktan kurtuldu."
İçeriye Atmak:
Hapsetmek. "Tüm örgüt üyeleri içeri atıldı."
İçeriye Dalmak:
1- Kapalı bir yere hızlıca girmek. "Çok acıktığımız için, en yakındaki lokantadan içeriye daldık." 2- Bir yere izinsiz girmek. "Pat diye müdürün odasına giremezsin."
İçeriye Düşmek:
Hapse girmek. "Hiç ilgisi olmadığı bir olay yüzünden içeriye düştü."
İçeriye Girmek:
1- Zarar etmiş olmak. 2- Cezaevinde olmak.
İçeriye Tıkmak:
Hapsetmek. "Tüm örgüt üyeleri içeri tıkıldı."