Bir Deyim Öğrenelim!
Yuları Ele Kaptırmak:
Birinin sözünden çıkmayacak duruma gelmek, kendi iradesiyle davranmamak. "Evlendikten sonra yuları ele kaptırdı, işi biraz zor."
DEYİM ARAMA
Sende Yolla Hata Bildir!DEYİMLER SÖZLÜĞÜ
Ağzının Kaytanını Çekmek:
1- Gevezeliği kesmek. "Ağzının kaytanını çek de konuşalım konuşalım adamım. 2- Kötü konuşmayı bırakmak. "Sabahtan beri ağzının kaytanını çekmedi." 3- Kötümser sözler etmeyi kesmek. "Ağzının kaytanını çek de iyimser düşünelim."
Ağzının Kokusunu Çekmek:
Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum ve davranışlarına katlanmak. ”Yeter artık, daha fazla senin ağız kokunu çekemem.”
Ağzının Lokması Olmamak:
1- Bir şey, bir kimsenin uğraşabileceği konulardan olmamak. "O bölgede iş yeri açmak, senin ağzının lokması değil." 2- Bir şey, bir kimsenin sözünü edemeyeceği kadar değerli olmak. "Hayır yapmak Hasan Bey'in ağzının lokması değil."
Ağzının Mührü İle:
Oruçlu olarak. "Ağzının mührü ile günaha sokma adamı.
Ağzının Ölçüsünü Almak:
Verilen karşılıkla bir kimseye söylediğine veya yaptığına pişman olmak. "Eşini çok övüyordu, ama son olaydan sonra ağzının ölçüsünü aldı."
Ağzının Ölçüsünü Vermek:
Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi yaptığına pişman etmek. Haddini bildirmek. "Demek öyle, ben de senin ağzının ölçüsünü vermezsem bana da Hasan demesinler!"
Ağzının Payını Almak:
Verilen karşılıkla bir kimseye söylediğine veya yaptığına pişman olmak. "Eşini çok övüyordu, ama son olaydan sonra ağzının payını aldı."
Ağzının Payını Vermek:
Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi yaptığına pişman etmek.”Demek öyle, ben de senin ağzının payını vermezsem bana da Hasan demesinler!”
Ağzının Perhizi Yok:
"Ağzına geleni söyler." anlamında kullanılan bir söz. "Senin annenin de ağzının perhizi yok."
Ağzının Suyu Akmak:
Çok beğenip isteyecek duruma gelmek, imrenmek. ”Vitrindeki kızarmış tavuğu görünce ağzımın suyu aktı.”
Ağzının Tadı Bozulmak:
Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak. "Şu vızır vızır işleyen yol, buradan geçince ağzımızın tadı bozuldu."
Ağzının Tadı Kaçmak:
Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak. ”Şu vızır vızır işleyen yol buradan geçince ağzımızın tadı kaçtı.”
Ağzının Tadını Bilmek:
1- Güzel yemeklerden anlamak. 2- Bir şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak. ”Şunlardaki güzelliğe bak, ağzının tadını da biliyorsun hani.”
Ağzının Tadını Kaçırmak:
1- Neşesini, keyfini bozmak. "Akşam akşam ağzının tadını kaçırmak istemem, ama fatura epey kabarık çıktı." "O hayırsızdan bahsedip de ağzımızın tadını kaçırma." 2- Bir kimsenin kurulu düzenini bozmak. "Kış günü evden çık dedi, ağzımızın tadını kaçırdı."
Ağzının Temiz Tarafını Açmak:
Küfür etmek.
Ağzıyla İçmesini Bilmek:
Sözünü, sohbetini karşıdaki kişiyi incitmeyecek bir biçimde ayarlamak. "Ağzıyla içmesini bilmeyen adamla işim olmaz."
Ağzıyla Kuş Tutmak:
Çok becerikli olmak, bir şeyde maharet göstermek. "Bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa da ona güvenemem."
Ağzıyla Kuş Tutsa Yaranamamak:
Kimsenin yapamadığı en güç şeyleri kolaylıkla, yapsa da kimsenin takdirini kazanamamak.
Ağzıyla Kuş Tutsa...:
“Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da” anlamında kullanılır. ”Ağzıyla kuş da tutsa, artık bu eve adım atamaz.”
Ah Almak:
Birinin bedduasını üstüne çekmek. ”Zalimliğine devam edersen daha çok kişinin ahını alacaksın.”
Ah Çekmek:
Derin bir keder veya özlemle içten gelerek ah demek. "Bir ah çeksen karşıki dağlar yıkılır."
Ah Edip Eh İşitmek:
Daima feryat etmek.
Ah Etmek:
1- Acı ile içini çekmek. "Aynaya baktığımda, giden gençliğime yanar, ah ederim." "Ah edip adını her anışımda, kıvılcımlar yanıyor ta içlerimde." 2- İlenmek, beddua etmek. "Ah etme adama, belki onun suçu değildir."
Ah Vah Demek:
Pişman olmak. "Sonra ah vah dememek için, bu çocuğu iyi takip edin."
Ah Vah Etmek:
Pişman olmak. "Sonra ah vah etmemek için, bu çocuğu iyi takip edin."
Ah-u Feryat Etmek:
İnleyip ağlamak.
Ahbap Çavuşlar:
Sürekli birlikte olan, birbirine çok bağlı kimseler için kullanılır. "Ahbap çavuşlar yine yaramazlık yapıyorlar."
Ahbap Çıkmak:
Önceden tanışmış olmak. "Yeni açılan mağaza sahibinin, ahbap çıkmasına sevindim."
Ahbap Olmak:
Yakın dostluk kurmak, arkadaş olmak. "Siz daha yeni tanıştınız, hangi ara ahbap oldunuz?"
Ahbaplık Etmek:
1- Aralarında dostluk ilişkisi bulunmak. "O işsiz güçsüz insanlarla ahbaplık etmek, sana bir şey kazandırmaz." 2- Şundan bundan konuşmak. "Dayı bana müsaade, hayli ahbaplık ettik zaten."
Ahde Vefa:
Devletlerin, katıldıkları uluslararası antlaşmalara devletler hukukuna göre uyma zorunluluğunda olduklarını belirten kural.
Ahde Vefa Etmek:
Sözünde durmak. "Ahde vefa etmek, dostluğun temel kurallarındandır."
Ahde Vefa Göstermek:
Sözünde durmak. "Ahde vefa göstermek, dostluğun temel kurallarındandır."
Ahengi Bozulmak:
Dirliği düzeni bozulmak. "Çocuğu hasta, adamın ahengi bozuldu."
Ahengini Bozmak:
Yolunda gitmekte olan dirliğini, düzenini bozmak. "Okulun ahengini bozmak için çalışıyor."
Ahenk Almak:
Uyumlu duruma gelmek. "Halk oyunları ekibi zamanla ahenk almaya başladı."
Ahenk Vermek:
Düzeni, uyumu sağlamak. "Ahenk vermek için, şu tarafı da maviye boyamamız lazım."
Ahfeş'in Keçisi Gibi Başını Sallamak:
Söylenen sözü anlamadan kafa sallayarak onaylamak. "Ahfeş'in keçisi gibi başını sallıyorsun, dediklerimi özetle bakalım."
Ahı Çıkmak:
Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini göstermesi.
Ahı Gitmek, Vahı Kalmak:
1- Güzelliği geçmiş, çirkinliği başlamış. "Yıllardır görmemiştim; kadıncağızın ahı gitmiş, vahı kalmış." 2- İyice zayıflamak, iş göremez duruma gelmek. "Bu atın ahı gitmiş, vahı kalmış. Bu at artık araba filan çekemez." 3- Yaşlanmış. "Adamın ahı gitmiş, vahı kalmış hala futbol oynamaya çalışıyor." 4- Eskimiş, kullanışlılığı kalmamış. "Bu telefonun ahı gitmiş, vahı kalmış."
Ahı Gitmiş, Vahı Kalmış:
1- Güzelliği geçmiş, çirkinliği başlamış. "Yıllardır görmemiştim; kadıncağızın ahı gitmiş, vahı kalmış." 2- İyice zayıflamak, iş göremez duruma gelmek. "Bu atın ahı gitmiş, vahı kalmış. Bu at artık araba filan çekemez." 3- Yaşlanmış. "Adamın ahı gitmiş, vahı kalmış hala futbol oynamaya çalışıyor." 4- Eskimiş, kullanışlılığı kalmamış. "Bu telefonun ahı gitmiş, vahı kalmış."
Ahı Göğe Çıkmak:
Yanıp yakınması son sınırını bulmak. "Bir görsen, ahı göğe çıkıyor."
Ahı Kalmak:
İsteyip de ele geçirememek. "Bu yaşa geldim İngiltere'ye gidemedim, ahım kaldı."
Ahı Tutmak:
Zulüm görenin bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi. ”Ahım bir tutarsa dünyanın kaç bucak olduğunu görecek o.”
Ahı Yerde Kalmamak:
Yaptığı ilenme (beddua) er geç etkisini göstermek. ”Şunu iyi bil ki ey zalim, ahım yerde kalmayacak; yüz üstü sürüneceksin.”
Ahım Şahım Bir Şey Değil:
Beğenilecek bir yönü yok. "Söyledikleri ev öyle pek ahım şahım bir şey değilmiş."
Ahım Şahım Değil:
Beğenilecek bir yönü yok. "Söyledikleri ev öyle pek ahım şahım da değilmiş."
Ahını Almak:
Birinin bedduasını üstüne çekmek, ah almak. "Zalimliğine devam edersen daha çok kişinin ahını alacaksın."
Ahını Çekmek:
İşlediği bir hatanın karşılığını içsel olarak ödemek. "Yapma bunu, ilerde ahını çekersin."
Ahını Yerde Koymamak:
Öcünü almak. "Allah, kadıncağızın ahını yerde koymadı, adam belasını buldu."
Ahır Gibi:
Eşyası karmakarışık veya görünüşü çirkin olan yer.
Ahir Vakit:
İnsanın yaşamının son yılları. "Ahir vaktimde biraz rahat etsem diyorum."
Ahir Zaman:
1- Son zaman. 2- (Halkın inanışına göre) Dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar.
Ahıra Çekmek:
Ahıra bağlamak.
Ahıra Çevirmek:
Bir yeri pis, bakımsız, dağınık, harap duruma getirmek. "İki gün yalnız kalan çocuklar evi ahıra çevirdiler."
Ahiret Adamı:
Dünya işlerinden el çekip ahiret kaygıları ile davranan kimse.
Ahiret Kardeşi:
(Sofu kadınlar arasında) Kardeş gibi tutulan kimse, kardeşlik.
Ahiret Suali:
Gereksiz ve usandırıcı sorular. "Şu çocuğu biri yanımdan alabilir mi? Bir saattir ahiret suali gibi sorularından bıktım."
Ahiret Yolculuğu:
Ölüm. "Hastalığının son günlerinde, ahiret yolculuğuna hazırlanıyordu."
Ahireti Boylamak:
Ölmek. "Pek iyi görmedim, yakın zamanda ahireti boylayabilir."
Ahiretini Mamur Etmek:
Kendini dine vererek, hayır işleri yaparak sevap kazanmak. "Yetimin gönlünü alan ahiretini mamur eder."
Ahiretini Yapmak:
Hayır ve hasenat yaparak sevap kazanmak. "O aileye yıllarca yardım etmekle, ahiretini yaptı adam."
Ahiretini Zenginleştirmek:
Hayır ve hasenat yaparak sevap kazanmak. "O aileye yıllarca yardım etmekle, ahiretini zenginleştirdi adam."
Ahirette On Parmağı Yakasında Olmak:
Ahirette kendisine karşı sorumlu olan kimseden hesap sormak, birinden davacı olmak. "Eğer aldığın parayı vermezsen, ahirette on parmağım yakanda olacak."
Ahkâm Çıkarmak:
Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara varmak. ”Devletler ancak kuvvetli ordu ile ayakta dururlar diye ahkâm çıkardı.”
Ahkâm Kesmek:
1. Çekinmeden kesin yargılarda bulunmak. "Her konuda ahkâm kesmesi hiç hoş değil." 2- Bilir bilmez konuşmak. "Hayatında üç-dört kez balığa gitmiş, balıkçılıkla ilgili bize ahkâm kesiyor."
Ahkâm Yürütmek:
Bir sözden kendi anlayışına göre sonuçlar çıkarmak. "İş ile ilgili görüştük, görüşmemizle ilgili ahkâm yürütmene gerek yok."
Ahlak Dersi Vermek:
Toplumu doğru ve güzel şeylere ulaştıran, insanlığın benimsediği fikir ve davranışları birine öğretmek. "Senin nasıl biri olduğunu biliyorum, bana ahlak dersi vermeye çalışma."
Ahlatın İyisini Ayılar Yer:
İyi şeyler, onlara layık olmayanların eline geçer.
Ahmak Islatan:
İnce ince yağan yağmur, çisenti. ”Böyle yürümeye devam edersek bu ahmak ıslatan iliklerimize işleyecek.”
Ahmak Yerine Koymak:
Bir kimseye aptalmış, anlamazmış gibi davranmak.
Ahmet'in Öküzü Gibi:
Aptal, anlayışsız, kavrayışsız.
Ahret Kardeşi:
Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.
Ahret Suali:
Çok ayrıntılı, usandırıcı sorular. "Ahret suali soran çocuk, babasını bezdirmişti."
Ahret Yolculuğu:
Ölüm. "Zavallı, genç yaşta ahret yolculuğuna çıktı."
Ahreti Boylamak:
Ölmek. Hakk'ın rahmetine kavuşmak. "Kış günü hastalığı atlatamayınca ahreti boyladı."
Ahretini Yapmak:
Hayır ve hasenat yaparak sevap kazanmak. "O aileye yıllarca yardım etmekle, ahiretini yaptı adam."
Ahretini Zenginleştirmek:
Hayır ve hasenat yaparak sevap kazanmak. "O aileye yıllarca yardım etmekle, ahiretini zenginleştirdi adam."
Ahrette On Parmağı Yakasında Olmak:
Haksızlığa uğrayışını bu dünyada önleyip hakkını alamayanın, öte dünyada (ahirette) kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması.”Hakkımı vermedin ama ahirette on parmağım yakanda olacaktır.”
Ahtapot Gibi:
1- Sırnaşık, yapışkan kimse. "Ahtapot gibi davranmaya devam edersen, seninle anlaşamayacağız." 2- Sömürmek amacıyla birçok işe, konuya el atan kimse. "Ahtapot gibi şirket, her işe girmeye çalışıyor."
Ahtapot Gibi Kanını Emmek:
Kanını emercesine sömürmek.
Ahu Gibi:
Çok güzel, çekici. "Salona son gelen misafirler ahu gibiydi."
Aile Ocağı:
Ailenin kurduğu, yerleştiği, geliştirdiği ev. "Boşandıktan sonra aile ocağına geri döndü."
Aile Planlaması:
Ailenin, çocuk sayısını kendi isteğine göre sınırlamasını öngören bilgilendirme ve bununla ilgili devlet siyasası. "Eşimle evlendikten sonra bir aile planlaması yapmaya karar verdik."
Ait Olmak:
1- Birinin olmak. "Bana ait olan bu çantayı sakın karıştırmayın." 2- Birine düşmek. "Bana ait olan görevi yerine getirdim."
Ak Dediğine Kara Demek:
İnatçılık ederek karşısındaki ile anlaşmaya yanaşmamak. "Benim ak dediğine kara demeye devam edersen seninle anlaşamayız."
Ak Göt Kara Göt Geçitte Belli Olur:
Dar ve kritik zamanlarda kişilerin ve ilişkilerin gerçek durumunun anlaşılacağını anlatmak için kullanılır.
Ak Gözlü:
Gözlerinin rengi pek açık olup nazarının hemen değdiğine inanılan kimse.
Ak Köpek Kara Köpek:
Çeşit çeşit münasebetsiz insanlar. "Ak köpek kara köpek toplanmış, milletin dedikodusunu yapıyorlar."
Ak mı Kara mı, Önüne Düşünce Görürsün:
Sonucun, düşündüğün gibi olup olmadığını ancak iş gerçekleşince anlarsın, anlamında kullanılır. "Biraz bekle; ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün."
Ak Pak:
1- Tertemiz. 2- Saçı sakalı ağarmış. 3- Alımlı ve beyaz tenli. ”Ne kadar da ak pak bir çocuk.”
Ak Sakal, Kara Sakal:
Genç, yaşlı herkes.
Ak Sakaldan Yok Sakala Gelmek:
Çok yaşlanıp bütün bütün kuvvetten düşmek. "Ak sakaldan yok sakala geldi, ilgilenmek gerektiğini düşünüyorum.
Aka da Boka da Konmak:
Bir kimsenin gönlünün kimi isteyip kimi seveceğinin belli olmadığını anlatmak için söylenir. "O adama dikkat et, onun gönlü aka da boka da konar."
Akademi Üyesi:
Sanatçıların meydana getirdiği kurula giren kimse.
Akamete Uğramak:
Başarısız olmak, sonuçsuz kalmak. "Tecrübesiz olduğumuz için akamete uğradık."
Akan Sular Durmak:
Artık itiraz edilebilecek, karşı durulacak bir nokta kalmamak. ”Siz Mehmet Ağa`ya gidin, o devreye girdi mi akan sular durur, kolay anlaşırsınız.”
Akan Sular Durur:
Karşı konacak, itiraz edilecek herhangi bir nokta kalmayacak şekilde olayı gözler önüne sermek. "Dedem söylemişse, akan sular durur."
Akar Kokar:
Çürüyebilen, bozulabilen şeyler. "Bu dolap yeterince sağlam, akar kokar yok."
Akarı Kokarı Olmamak:
Bilinen herhangi bir eksiği, kusuru bulunmamak. "Döviz yap at kenara, akarı kokarı yok."