Bir Deyim Öğrenelim!
Yüze Gülmek:
1- Sevimli, çekici görünmek. 2- Yalandan dost görünmeye çalışmak. ”Yüze gülüp arkadan insanın ekmeğini alır onlar.”
DEYİM ARAMA
Sende Yolla Hata Bildir!DEYİMLER SÖZLÜĞÜ
Deli Dolu:
İlerisini, gerisini düşünmeden konuşan, davranan kimseler için söylenir. "Deli dolu bir adam olduğundan sık sık başı belaya girerdi."
Deli Etmek:
1- Çılgına çevirmek. "Şaka yapmaya çalışıp, adamı deli etti." 2- Sinirlendirmek. "Sen beni deli etmeye mi çalışıyorsun?" 3- Sağlıklı düşünemeyecek duruma getirmek. "Bu tavırların beni deli ediyor, sonra konuşalım."
Deli Fişek:
Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık. ”Bırak artık şu deli fişek adamla arkadaşlık etmeyi.”
Deli Gibi:
Deliye yaraşır davranışta, delicesine. "Deli gibi davranma, bizi de rezil ediyorsun."
Deli Gibi Koşmak:
Bütün hızıyla, alabildiğine koşmak.
Deli Gömleği:
Çok heyecanlı delilerin saldırısını önlemek üzere kendilerine giydirilen kolsuz gömlek.
Deli Kızın Çeyizi:
Bir evde aynı eşyadan birden fazla bulunması halinde kullanılır.
Deli Kızın Çeyizi Gibi:
Birbirleriyle uyumsuz, birbirine yakışmayan ev ve giyim eşyası.
Deli Olmak:
1- Birini çok sevmek. "Bu çocuk iyice babacı, babasına deli oluyor." 2- Çok sinirlenmek. "Ben konuşurken sözümü kesmene deli oluyorum." 3- Delirmek. "Borçlarını ödeyemeyince deli olmuş diyorlar."
Deli Olmak İşten Değil:
Densiz davranışlar, güç durumlar veya duyulan öfke karşısında düşülen çaresizliği anlatan bir söz.
Deli Orman:
Pek sık ve gür orman.
Deli Pösteki Sayar Gibi:
Çok karışık, çok ayrıntılı, sıkıcı bir işle uğraşma.
Deli Raziye Gibi:
Delice davranışlarda bulunan (kız veya kadın).
Deli Saçması:
Anlamsız, mantıksız, tutarsız, delice söz. "Bu deli saçması sözlerini dinlemek istemiyorum."
Deli Saraylı Gibi:
Acayip biçimde giyinen, takıp takıştıran kimse.
Deliğe Girmek:
Tutuklanmak.
Deliğe Tıkmak:
Tutuklamak, hapishaneye koymak. "Polis, yakaladığı soyguncuyu deliğe tıktı."
Delik Büyük, Yama Küçük:
Olanaklar o kadar kısıtlı ki gereksinimi karşılamıyor, anlamında kullanılır. "Delik büyük, yama küçük; bu yüzden borcumuz her gün artıyor."
Delik Deşik:
Her yanı deliklerle dolu.
Delik Deşik Etmek:
1- Bir canlının vücudunda bir araçla birçok yara, kesik açmak. 2- Bir şeyin her yanında delikler açmak.
Delik Deşik Olmak:
1- Bir canlının vücudunda bir araçla birçok yara, kesik oluşmak. "Saldırıya uğrayınca, vücudu delik deşik olmuş." 2- Bir şeyin her yanı delinmek. "Bu poşet eski, her tarafı delik deşik olmuş." "Maganda kurşunları yüzünden, trafik tabelaları delik deşik olmuş."
Delik Eğirmek:
Hapse girmek, tutuklanmak.
Delikli Boncuk Yerde Kalmaz:
Az çok işe yarayan her şeyin isteklisi bulunur.
Deliksiz Uyku:
Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku. ”Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluğumu atmak istiyorum.”
Deliksiz Uyumak:
Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyumak. "Bu gece deliksiz uyuyup, yorgunluğumu atmak istiyorum."
Deliliğe Vurmak:
Deli gibi hareket etmek, delice tavırlar sergilemek. "Deliliğe vurup bu işin içinden sıyrılacağım sanıyorsun."
Deliliği Tutmak:
Delice davranmak.
Delinin Eline Değnek Vermek:
Kötülük yapabilecek bir kimsenin davranışlarını kolaylaştırmak.
Delisi Olmak:
Bir şeye aşırı derecede düşkün olmak. "Bu televizyon dizisinin delisi oldu."
Deliye Dönmek:
1- Çok sevinmek. "Sınavı kazandığını öğrenince deliye döndü bizim oğlan." 2- Çok üzülmek. "Aldığı üzücü haberden sonra iyice deliye döndü kadıncağız." 3- Çok kızmak. "Ödemesi zamanında yapılmayınca deliye döndü."
Deliye Her Gün Bayram:
Her vesileden yararlanarak bayrammış gibi davrananlara taş atmak için söylenir.
Deliye Pösteki Saydırmak:
Bir kimseyi yapılması çok güç engellerle dolu bir işle uğraştırmak. "Deliye pösteki saydırır gibi, akşama kadar bahçe temizledim."
Delta Işını:
(fiz.) Hareket hâlindeki yüklü bir tâneciğin etkisiyle bir atomun fırlattığı elektronların yaydığı ışın.
Dem Almak:
Hazırlanan çayın renk ve koku bakımından istenilen duruma gelmesi. "Bu çay dem almadan dokunmayın."
Dem Çekmek:
1- Kuşlar uzun ve güzel ezgiler çıkarmak. 2- İçki içmek.
Dem Dökmek:
Kadınlar aybaşında kan kaybetmek.
Dem Tutmak:
Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
Dem Vurmak:
Bir şeyden söz etmek, konu açmak. "Yine sevdiği kızdan dem vurdu durdu."
Demagoji Yapmak:
Bir kimsenin, bir grubun duygularını kamçılayarak abartılı veya gerçek dışı sözler söyleyip onları kazanmaya çalışmak, laf cambazlığı yapmak. "Ödevini yapmamışsın işte, demagoji yapma."
Deme Gitsin:
"Anlatılması güç, anlatılamaz." anlamında kullanılan bir söz. "Öyle çok sevindim ki deme gitsin."
Demeç Vermek:
Yetkili bir kimse bir konuda yayın organlarına açıklama yapmak, beyanat vermek.
Demediğini Bırakmamak:
Birisi için kırıcı, ağır, ileri geri konuşmak. "Müdür sınıfa gelip bize demediğini bırakmadı."
Demediğini Koymamak:
Birisi için kırıcı, ağır, ileri geri konuşmak. "Müdür sınıfa gelip bize demediğini koymadı."
Demek İstemek:
1- Bir şeyi anlatmak istemek. 2- Bir düşünceyi söylemek istemek.
Demek Olmak:
Anlamına gelmek.
Demem o Değil:
Asıl söylemek istediğim bu değil. "Gelmeyi istiyorum, ama demem o değil."
Demem o ki:
"Benim söylemek istediğim" anlamında kullanılan bir söz.
Demet Demet:
Birçok demet hâlinde, deste deste.
Demet Usûlü:
Eskiden hubûbat öşrünün, ekinin harman yapılmadan önce demetler hâline getirilip demet başına düşen verginin hesaplanması sûretiyle alınması usûlü. [Öşür tâne usûlüyle de alınırdı] (bkz:: Dâne Usûlü)
Demeye Getirmek:
Doğrudan doğruya söylemeyip dolambaçlı yollarla anlatmak. "Bu sözlerle ne demeye getiriyor."
Demeye Kalmamak:
Söylemeye, yapmaya fırsat olmamak: İşimiz bitiyor demeye kalmadı, herkes ayağa kalktı.
Demir Almak:
1- Gemi yola çıkmak için çıpasını denizden çekmek, gitmeye hazırlanmak. "Gemi demir almak üzereydi." 2- Ölmek, çekip gitmek.
Demir Atmak:
1- Çapasını denize atmak. 2- Bir yerde uzun süre kalmak. ”Gemiler fırtına başlayınca koya girip demir attılar.”
Demir Gibi:
1- Çok sağlam. 2- Çok güçlü, çok kuvvetli.
Demir Gibi Olmak:
Sağlam ve sıhhatte olmak.
Demir Leblebi:
Başarılması pek güç olan iş.
Demir Resmi:
Geminin bir limanda demirlemek için ödediği vergi.
Demir Taramak:
Gemi rüzgar veya akıntı yüzünden çıpasını sürümek.
Demir Üzerinde:
Demirini almış ve kalkmaya hazır (gemi).
Demirbaştan Düşmek:
Demirbaş listesinden çıkarmak, kaydını silmek.
Demire Vurmak:
Birini demir zincirlerle bağlamak. "Beni demire vursan da, artık bu evde tutamazsın."
Demirperde:
Komünist ülkeleri hür dünyadan açılan ve giriş-çıkışı engelleyen sınır.
Demode Olmak:
Modası geçmek.
Demokles'in Kılıcı:
İnsanı her an korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi. "Bu salgın hastalık, Demokles'in kılıcı gibi insanlara korku saçıyor."
Demoklesin Kılıcı:
İnsanı her an korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi. "Bu salgın hastalık, Demokles'in kılıcı gibi insanlara korku saçıyor."
Demokratik Devlet Nizamı:
Halkın devlet yönetiminde söz sahibi olduğunda takip ettiği yollar, usuller.
Deneme Tahtasına Çevirmek:
Bir şey üzerinde bilgisizce tedavi, onarım vb. işler yapmak.
Deneyim Kazanmak:
Deneyimli duruma gelmek.
Dengeli Kılmak:
Huzura, düzene kavuşturmak.
Dengesi Bozulmak:
1- Dik durumdan düşecek duruma gelmek. 2- Tanınan ve bilinen ölçülerin dışına çıkmak. 3- Tutum ve davranışlarında tutarlılık olmamak. 4- Aralarında ilişki bulunan şeyler arasındaki uyum bozulmak.
Dengi Dengine:
Uygun olanıyla. "Herkes dengi dengine evlenmeli."
Dengine Getirmek:
Bir şeyi yapmak için uygun şartları elde etmek, fırsat kollamak, punduna getirmek. "Dengine getirir getirmez patlattı yumruğunu."
Dengiyle Karşılamak:
Kendisine yapılan bir işin karşılığını aynı değerde iş yaparak vermek.
Deniz Aşırı Ülkeler:
Denizler ötesinde bulunan memleketler.
Deniz Bindirmek:
Denizde birden fırtına çıkmak.
Deniz Çıkmak:
Denizde fırtına olmak.
Deniz Durmak:
Denizdeki fırtına geçmek. "Deniz durmadan hareket etmemiz doğru olmaz."
Deniz Düşmek:
Denizdeki fırtına geçmek. "Deniz düşmeden hareket etmemiz doğru olmaz."
Deniz Kurdu:
Usta ve tecrübeli denizci. "Bir deniz kurdu olduğundan fırtınayı sezmişti."
Deniz Tutmak:
Bir kimsenin deniz taşıtlarında sallantıdan dolayı başı dönmek, midesi bulanmak. "Ne zaman vapura binse, deniz tutar."
Deniz Ufku:
Denizle göğün birleşmiş gibi göründüğü uzak yerler.
Deniz Yolu İle:
Denizden, bir deniz vasıtası ile.
Deniz Zebercetleri:
Denizin sarımtırak, yeşil parıltılar halinde görünüşü.
Denizde Balık:
Ele geçirilmesi güç olan şey.
Denizde Kum, Bende Para:
Denizdeki kum gibi çok param var, zenginim anlamına gelir. "İstediğimi alıyorum, denizde kum bende para."
Denizde Kum, Onda Para:
Denizdeki kum gibi çok parası var, zengin anlamına gelir. "İstediğini alıyor, denizde kum onda para."
Denizdeki Balığın Karada Komisyonculuğunu Yapmak:
Gerçekte bulunmayan bir konu üzerinde varmış gibi savunuculuğunu yapmak, hayali konularda gereksiz söz söylemek.
Denizdeki Balık Servet Değildir:
Uzak ihtimallere güvenmenin doğru olmadığını anlatır.
Denizden Bir Avuç Su Gibi:
Bir şeyin asıl miktarına göre pek küçük bir miktar.
Denizden Çıkmış Balığa Dönmek:
Yeni bir işe, ortama, duruma alışmakta zorluk çekmek. ”Eski işinden ayrılıp, yeni işine başlayınca denizden çıkmış balığa dönmüştü.”
Denizden Geçip Çayda Boğulmak:
Büyük zorlukları ve sıkıntıları aşmışken, basit bir nedenle başarısızlığa uğramak. "Denizden geçip çayda boğulması olacak iş değildi."
Denize Açılmak:
Kıyıdan çok uzaklaşmak.
Denize Çıkmak:
Gezi veya av için kıyıdan ayrılmak.
Denize Dökmek:
Düşmanı denize kadar sürüp yok etmek. "İkinci hücumda düşmanı denize dökmeyi başardık."
Denize Girse Kurutur:
Çok beceriksiz.
Denize Girse Topuğu Islanmaz:
En tehlikeli işten bile zararsız çıkar, çok şanslıdır. "Bu ablam var ya denize girse topuğu ıslanmaz."
Denizi Geçip Çayda Boğulmak:
Büyük zorlukları aşmışken küçük, önemsiz bir nedenle başarısızlığa uğramak. "Denizi geçip derede boğulması olacak iş değildi."
Denk Düşmek:
1- Uygun vakit ve fırsat olmak. 2- Rast gelmek.
Denk Gelmek:
1- Uygun düşmek, uygun gelmek. 2- Rast gelmek, rastlamak.
Denk Getirmek:
Uygun zamanını ve durumunu bulmak, rastlatmak.