Bir Deyim Öğrenelim!
Gözden Çıkarmak:
Bir malın elinden çıkmasına katlanmak, bir şeyden vazgeçmek ve yokluğuna razı olmak. ”Evi ister istemez gözden çıkardılar.”
DEYİM ARAMA
Sende Yolla Hata Bildir!DEYİMLER SÖZLÜĞÜ
Damar Damar:
Damarları belli ve açık şekilde görülen, çok damarlı. “Elleri damar damardı.” …
Damardan Girmek:
Karşısındaki kişiyi en fazla etkileyebilecek noktadan konuya girmek. "Damardan girip onu ikna etmesini bilirim."
Damarı Depreşmek:
… Huyu, … duygusu kuvvetle kendini göstermek, harekete geçmek. "Bir gün doktor, Nâlân’ı resmen istemek için annesini gönderince tepem attı, eski huysuzluk damarlarım depreşti." (Kerîme Nâdir)
Damarı Kabarmak:
Bir huy veya duygu güçlü bir biçimde ortaya çıkmak. "Bak yine senin oğlanın damarı kabardı, nasıl da dikleniyor."
Damarı Kurusun:
Birinin huysuzluğuna öfkelenildiğinde söylenen bir ilenme sözü.
Damarı Tutmak:
Aksiliği, inatçılığı, huysuzluğu ortaya çıkmak. "Damarı tuttu yine, anahtarı vermem diyor."
Damarına Basmak:
Bir kimseyi hassas olduğu ve önemsediği bir konuda öfkelendirmek. "Damarıma basmasaydı, ayakkabıyı kafasına yemezdi."
Damarına Çekmek:
Soyundan kişilerin özelliklerini taşımak. "Neden bu çocuk babasını damarına çekmedi ki?"
Damarına Girmek:
Birinin hoşlanacağı şeyler yaparak kendisini ona sevdirmek. "Damarına girip faturaları kayınpederine ödetti."
Damarına İşlemek:
1- Kötü bir huy, vazgeçilmez bir biçimde yerleşmek. "Cimrilik onun damarına işlemiş, boşuna çabalama." 2- Bir şey bir kimsede vazgeçilemez bir huy durumunda olmak. "Müzik onun damarına işlemiş, çok seviyor işte."
Damarını Bulmak:
Hoşlanabileceği biçimde davranıp uysallığını sağlamak. "Adamın damarını bulmak zor olmadı, anlaşmayı imzaladık."
Damarları Kabarmak:
Bir huy veya duygu güçlü bir biçimde ortaya çıkmak. "Bak yine senin oğlanın damarları kabardı, nasıl da dikleniyor."
Damarlarına İşlemek:
1- Kötü bir huy, vazgeçilmez bir biçimde yerleşmek. "Cimrilik onun damarlarına işlemiş, boşuna çabalama." 2- Bir şey bir kimsede vazgeçilemez bir huy durumunda olmak. "Müzik onun damarlarına işlemiş, çok seviyor işte."
Damarlarına Su Yürümek:
(Ağaç için) Canlanmaya, gelişmeye başlamak.
Damarlarında Kan Tutuşmak:
Şiddetle arzulamak, coşmak, galeyana gelmek.
Damat Girmek:
Aileye güveyi olarak katılmak. "Zengin bir aileye damat girmiş."
Dâmat Paşa:
Eskiden pâdişah soyundan kız alarak Osmanlı hânedânı ile akrabâlık kuran kimse, dâmâd-ı (hazret-i) şehriyârî. "Bunun üzerine dâmat paşa, hazır bulunanlara ayrı ayrı hil’atler ve kürkler giydirdikten sonra yüz görümlüğü olarak hediyelerini sunar." (Türk Ansk.’nden)
Dâmatlıklarını Giymek:
Özene bezene giyinmek.
Damdan Çardağa Atlamak:
Hiçbir mantık bağı kurmadan konudan konuya geçmek. "İki saat damdan çardağa atlayıp sohbet ettik."
Damdan Düşen, Damdan Düşenin Halını Bilir:
Bir sıkıntıya uğramış olanlar, daha sonra bu sıkıntıya düşenlerin halini çok iyi anlarlar.
Damdan Düşer Gibi:
Aniden, yersiz olarak (söz söylemek). ”Damdan düşer gibi söz söyleyince ortalık birbirine girdi.”
Damdan Düşercesine:
Aniden, yersiz ve zamansız olarak. "Damdan düşercesine söz söyleyince ortalık birbirine girdi."
Damdan Düşmek:
Başından kötü bir olay geçmek. "Damdan düşmeden beni anlayamazsın."
Damga Basmak:
1- Üzerine belli bir nişan koymak. 2- (mec.) Bir husûsu bir kimsenin veya bir şeyin üzerine yerleştirmek. "Benim alnıma da öyle bir damga bastılar." (Hâlide E. Adıvar)
Damga Kānûnu:
Damga pullarının yapıştırılma hükümlerini bildiren kānun.
Damga Pulu:
Resmi işlemlerde evrak üzerine yapıştırılan pul.
Damga Resmi Vergisi:
Resmî veya şahıslar arasındaki işlemlere âit evrâka pul yapıştırılmak, damga vurulmak sûretiyle alınan ve bu husustaki kānunda belirtilen esaslara göre nispî veya maktû olabilen vergi.
Damga Vurmak:
1- Damgalamak. "Tüm zarflara damga vurmakla görevlendirilmişti." 2- İz bırakmak. "Osmanlı bu topraklara damgası vurmuş."
Damga Yemek:
Kötü bir yargıya veya nitelenmeye uğramak. Hiçbir hatası olmamasına karşın damga yemişti.
Damgalı Kâğıt:
Tanzîmat’tan sonra devlete gelir sağlamak için yazışmalarda ve senetlerde kullanılmak üzere çıkarılan soğuk damgalı kâğıt, evrâk-ı sahîha. [1873’te bu kâğıtların yerine damga pulu kabul edilmiştir]
Damgası Yemek:
Kötü bir yargıya veya nitelenmeye uğramak. Hiçbir hatası olmamasına karşın hırsız damgası yemişti.
Damgasını Basmak:
Bir şeye şahsiyetini aksettirmek, o şeyde kendine âit özelliği belli etmek. "Bursa’yı lâyıkıyle tanıyan herkes bu vehmi benimle paylaşır sanıyorum. Bu şehre târih, damgasını o kadar derin ve kuvvetle basmıştır." (Ahmet H. Tanpınar)
Damgasını Vurmak:
Biri hakkında kötü bir yargıya varmak. ”Allah`tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil olsun.”
Damgayı Yemek:
(Özellikle kötü bir hüküm) Herkes tarafından kendisine yakıştırılmak, damgalanmak. "Az buçuk varlıklı mısın mahallede damgayı yedin." (Ahmet K. Tecer)
Damıtık Su:
Damıtılarak elde edilmiş saf su, mâ-i mukattar.
Damla Damla:
Damlalar hâlinde. "Dökülen damla damla gözyaşı." (Hâlit F. Ozansoy)
Damla İnmek:
Felç gelmek, bedenin bir yeri hareketsiz ve duygusuz duruma gelmek, felç olmak. "Adamın sağ yanına damla inmiş diyorlar."
Damlaya Uğramak:
Yüreğine inmek, felç olmak. "Damlaya uğradığı için konuşmakta zorlanıyor."
Damokles`in Kılıcı:
Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi. ”Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!”
Dan Dun Etmek:
Yerli yersiz, ileri geri konuşmak. "Dan dun etmeye başlayınca kapı dışarı ettim."
Dan Dun Konuşmak:
Yerli yersiz, ileri geri konuşmak. "Dan dun konuşmaya başlayınca kapı dışarı ettim."
Dana Yalamış:
Saçlarını briyantin ya da jöle ile yatırmak ve ıslak ıslak dolaşmak. "Dana yalamış gibi saçlarıyla çok komik görünüyordu."
Danalar Gibi Bağırmak:
Çok kuvvetle bağırmak, haykırmak. "Yediği dayaktan sonra danalar gibi bağırmaya başladı."
Danalar Gibi Böğürmek:
Çok kuvvetle bağırmak, haykırmak. "Yediği dayaktan sonra danalar gibi böğürmeye başladı."
Dananın Kuyruğu Kopmak:
Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun gerçekleşmesi. ”Dananın kuyruğu bu gece kopacak, inşallah hayır demezler.”
Danaya Girmek:
Kurban bayramında ortak kurbanlık dana kesmek için, birden çok kişinin hissedar olması.
Dandini Bebek:
Yaşına göre hafif ve hoppa kimseler, çocuk gibi davranan büyükler için kullanılır.
Dâne Dâne:
Tek tek, sıra ile. “Dâne dâne benleri.” “Dâne dâne anlat.”
Dâne Usûlü:
Eskiden hubûbat öşrünün harmandan sonra sapından ayrılmış tâneler üzerinden alınması usûlü. [Öşür demet usûlüyle de alınırdı. (bkz:: Demet Usûlü)
Danışıklı Dövüş:
Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak. ”Danışıklı dövüş insanların mertlik anlayışını tamamen öldürdü.”
Daniskasını Bilmek:
En âlâsını, her türlüsünü bilmek.
Daniskasını Yapmak:
Bir işi her yolu deneyerek gerçekleştirmek. "Gerekirse reklamın daniskasını yaparız."
Danışma Kurulu:
Güç bir sorun karşısında baş vurulan kurul.
Dans Etmek:
1- Müzik temposuna uyarak estetik değer taşıyan vücut hareketleri yapmak. "Müziksiz dans etmek bana göre değil." "Dans etmek için doğmuşsun canım." 2- Tutarlı davranmamak. "Dans etmek sana bir şey kazandırmayacak." "Yine dans etmeye başladı, maça gelemeyecekmiş."
Dansa Kalkmak:
Dansa başlamak, dans etmek.
Dantel Angles:
“İngiliz danteli” Büyük Britanya’da iğ ile yapılan bir dantel çeşidi.
Dar Boğaz:
Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum. ”Evel Allah bu dar boğazı da aşacağız.”
Dar Etmek:
Bir yeri yaşanması zor, çok sıkıntı verici, yaşanılamayacak derecede kötü hâle getirmek. "Kocası ayyaşın biriymiş, karısına evi dar ediyormuş."
Dar Gelirli:
Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini sağlamaya yetmeyen. ”Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoğu okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar.”
Dar Gelmek:
Sıkıntı ve huzursuzluk vermek. "Sen olmayınca buralar bana dar gelmeye başladı."
Dar Hayat:
Sıkıntılar, güçlükler, zorluklar içinde sürdürülen hayat.
Dar Kaçmak:
İstemediği durumdan güçlükle de olsa kurtulmak.
Dar Kafalı:
Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan. ”Dar kafalı insanlarla anlaşmak oldukça zordur.”
Dara Boğmak:
Birinin güç durumundan yararlanmak.
Dara Düşmek:
1- Paraca sıkıntıya uğramak. 2- Sıkıntılı, tehlikeli bir durumla karşılaşmak. ”İyice dara düştük, geçinmekte güçlük çekiyoruz.”
Dara Gelememek:
Başkalarının baskısıyla aceleye gelememek.
Dara Gelmek:
1- Aceleye gelmek. 2- Mecbur olmak.
Dara Getirmek:
Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak. ”Biraz erken kalkalım da dara getirmeden yapalım işi, güzel olsun.”
Darağacına Çekmek:
İdam cezası alan bir kimseyi asmak.
Daral Gelmek:
Bir şeyden bezmek ve çok sıkılmak.
Darasını Almak:
İçine bir şey konulacak kabın ağırlığını tartmak.
Darasını Çıkarmak:
Tartılan bir şeyden kabın ağırlığını düşmek.
Darasını Düşmek:
Tarttıktan sonra kabın ağırlığını hesaptan düşmek. Kabın ağırlığını hesaba katmamak.
Daraya Atmak:
Değer vermemek. "Bizim yaptığımız şeyler hep daraya atılıyor."
Daraya Çıkarmak:
Değer vermemek. "Bizim yaptığımız şeyler hep daraya çıkıyor."
Darbe Almak:
Kötü bir duruma düşmek.
Darbe İndirmek:
İyi olan durumu kötüye dönüştürmek, bir işi engellemek. "Bu kuş gribi bizim işlere çok darbe indirdi, işler iyi değil."
Darbe Vurmak:
İyi olan durumu kötüye dönüştürmek, bir işi engellemek. "Bu kuş gribi bizim işlere çok darbe vurdu, işler iyi değil."
Darbe Yapmak:
Zor kullanarak hükûmeti devirmek. "Darbe yapmaya kalkışanlar cezalandırıldı."
Darbe Yemek:
1- Gücü sarsılmak. "Bu yangında gerçekten ciddi bir darbe yedik." 2- Kötü, olumsuz bir duruma maruz kalmak. "Senden böyle bir darbe yiyeceğim hiç aklıma gelmezdi."
Darbeyi Yemek:
1- Gücü sarsılmak. "Bu yangında beklemediğimiz bir darbeyi yedik." 2- Kötü, olumsuz bir duruma maruz kalmak. "Senden böyle bir darbeyi yiyeceğim hiç aklıma gelmezdi."
Darbı Mesel:
Atasözü, ataların sözü. "Ağaç yaşken eğilir, bu darbımeselden ders çıkar." Doğrusu darbımesel şeklindedir, deyim değil isimdir.
Darbımesel:
Atasözü, ataların sözü. "Ağaç yaşken eğilir, bu darbımeselden ders çıkar." Doğrusu darbımesel şeklindedir, deyim değil isimdir.
Darbımesel Haline Gelmek:
Doğruluğu kabul edilerek, halk arasında atasözü gibi söylenir olmak.
Darboğaz:
Tehlikeli devre, üzücü, zor devre.
Darda Bulunmak:
Bir şeyin sıkıntısını çekmek.
Darda Kalmak:
1- Zor duruma düşmek. 2- Paraca sıkıntı çekmek. ”Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet, ödevini yapmayı hiç ihmal etmezdi.”
Dargın Durmak:
Küskün durumda olmak. "İki kardeşe dargın durmak yakışmaz."
Darısı ... Başına:
Bir başarı, bir mutluluk başkası için istendiğinde söylenen bir söz. "Ben sevdiğime kavuştum, darısı senin başına."
Darısı Başına:
Bir başarı, bir mutluluk başkası için istendiğinde söylenen bir söz. "Ben sevdiğime kavuştum, darısı başına."
Darısı Dostlar Başına:
“Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın da kavuşmasını isterim” anlamında kullanılır.
Darmadağın Etmek:
1- Dağıtmak, karıştırmak. "Çantamı darmadağın etmişsin." 2- Dayak atıp iyice dövmek. "İş yerinde yakaladığı hırsızı darmadağın etti."
Darmadağın Olmak:
1- Dağınık ve karışık duruma gelmek. 2- Kötü bir biçimde dövülmek.
Darmaduman Etmek:
Karmakarışık bir duruma getirmek.
Darmaduman Olmak:
Karmakarışık bir duruma gelmek.
Darp Etmek:
1- Vurmak, çarpmak. 2- Para basmak. 3- Çarpmak. Doğrusu darbetmek şeklindedir.
Dav Demek:
1- Kumarda ortadaki paranın iki katını ileri sürmek. "Kumar salonlarında (…) elli lira, yüz lira “dav” deyivermekten çekinmez." (Hüseyin R. Gürpınar’dan) 2- (mec.) Meydan okumak.
Dava Açmak:
Hukuksal korunmanın bir hüküm ile sağlanması için yargı organlarına başvurmak. "Bu saatten sonra dava açmaktan başka yol kalmadı."
Dava Etmek:
Hukuksal korunmanın bir hüküm ile sağlanması için yargı organlarına başvurmak. "Bu saatten sonra dava etmekten başka yol kalmadı."
Dava Görmek:
Açılan davaları incelemek ve sonuca bağlamak.