D E N E M E    


Bir Deyim Öğrenelim!

Yırtık Pırtık:

Parça parça, eskiyip parçalanmış. "Türkçe kitabını yırtık pırtık etmişsin."

DEYİM ARAMA


     
Sende Yolla Hata Bildir!



DEYİMLER SÖZLÜĞÜ




Kraliçe Gibi:  

Gösterişli ve ağır giyinmiş, güzel kadın. "Asgari ücretle çalışıp, kraliçe gibi yaşamaya çalışıyor."

Krallara Layık:  

Çok üstün nitelikli şeyleri belirtmek için kullanılan bir söz. "Krallara layık bir tatil yapma umuduyla geldik."

Kramp Girmek:  

Kasılmak. "Yüzerken, sol ayağıma kramp girdi."

Kredi Açmak:  

1- Birine peşin para istemeden belirli bir ölçüye kadar mal vermeyi kabul etmek. "Bu iş için bize, biraz kredi açmanı rica ediyoruz." 2- Ödünç para vermek. "Bana bir daha, kredi açmak istemedi."

Kredisi Düşmek:  

Güvenilirliği, saygınlığı yitmek. "Kötü yönetildiği için şirketin kredisi düşmüş."

Kriz Geçirmek:  

1- Bir organda birdenbire fizyolojik değişiklik olmak. "Dayım kalp krizi geçirmiş, acil ameliyata almışlar." 2- Bunalım içinde bulunmak. "Çok üstüne gittiniz, kriz geçiriyor, biraz sonra sakinleşir."

Kubbealtı:  

Osmanlı vezirlerinin devlet işlerini görüşmek için toplandıkları Topkapı Sarayındaki alan, Divanhane.

Kubur Sıkmak:  

Silah atmak, tabanca sıkmak. "Kubur sıkmak için ormana doğru ilerlediler." Kubur: Bir tür tabanca, dolma tabanca.

Kucağına Düşmek:  

Düşman, felaket, sefalet vb. kötü şeylerin veya durumların içine düşmek, onlarla karşılaşmak. "Borçlarını ödeyemeyince, kısa sürede sefaletin kucağına düştü."

Kucağına Kurulmak:  

Birinin kucağına oturmak. "Annesinin kucağına kurulmuş, çikolata yiyordu."

Kucağına Oturmak:  

1- Dizlerinin üstüne oturmak. "Annesinin kucağına otururken uyuyakalmış." 2- Yaltaklanmak. "Her zaman güçlü olanın kucağına oturmayı başarmıştır." 3- Birinin amaçlarına alet olmak. "Bu kararla işverenin kucağına oturmuşlar."

Kucağında Bulmak:  

Beklemediği bir durumla karşı karşıya kalmak. "Başkanlığa seçilince, büyük borçları kucağında buldu."

Kucağını Açmak:  

1- İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek. "Türkiye, binlerce göçmene kucağını açmış bir ülke." 2-Korumak. "Muhtaçlara kucağını açmak insanlık görevidir."

Kucak Açmak:  

İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak. ”Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir.”

Kucaktan Kucağa Dolaşmak:  

Kadın, pek çok kişiyle yasal olmayan ilişkide bulunmak. "Kucaktan kucağa dolaşmaya utanmıyor musun?"

Kucaktan Kucağa Gezmek:  

Kadın, pek çok kişiyle yasal olmayan ilişkide bulunmak. "Kucaktan kucağa gezmeye utanmıyor musun?"

Küçük Abdesti Gelmek:  

İdrar yapma ihtiyacı duymak. "Küçük abdestim geldi, buralarda tuvalet var mı?" , "Tuvalete kadar gitti, küçük abdesti gelmiş."

Küçük Dağları Ben Yarattım Demek:  

Çok kurumlu olmak, böbürlenmek, kibirlenmek, kendini çok beğenmek. "Küçük dağları ben yarattım dese de, biz onun ne olduğunu iyi biliyoruz."

Küçük Dilini Yutmak:  

Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hâle gelmek. ”Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?”

Küçük Düşmek:  

Değeri ve onuru sarsılmak. "Kimsenin karşısında küçük düşmek istemem."

Küçük Düşürmek:  

Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek. ”Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın.”

Küçük Görmek:  

Önemsememek, değer vermemek. ”Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!”

Küçük Harfle Konuşmak:  

Alçak sesle konuşmak. "Küçük harfle konuş, öğretmen kızmasın."

Küçük Köyün Büyük Ağası:  

Büyüklük taslayanlar için söylenen bir söz. "Sen küçük köyün büyük ağası mısın?"

Küçük Mevlit Ayı:  

Kamer takviminin dördüncü ayı, rebiyülahir.

Küçük Oynamak:  

Kumarda az para ile oynamak. "Önce küçük oynamaya başladı, zamanla daha da açıldı."

Küçük Tövbe Ayı:  

İsim Kamer takviminin altıncı ayı, cemaziyelahir.

Küçükle Küçük, Büyükle Büyük Olmak:  

1- Her yaştaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak. "Öğretmen, küçükle küçük, büyükle büyük olmayı başarmış kişidir." 2- Her makam ve durumdaki kişilere karşı dostça ve anlayış göstererek davranmak. "Küçükle küçük, büyükle büyük olmayı başardığın zaman, seçimi kazanırsın."

Küçül de Cebime gir:  

Yaşını küçültenler, küçük göstermek isteyenler için alay yollu olarak kullanılır. "Daha otuz yaşındaymış, küçül de cebime gir."

Kudret Hamamı:  

Ilıca.

Küf Bağlamak:  

1- Küflenmek. "Tüm ekmekler küf bağlamış." 2- Unutulmak. "Bizi arayıp soran yok, küf bağladık resmen." 3- Bitmek, kalmamak. "O çocukluk yılları küf bağladı, boş hayal kurma."

Küf Tutmak:  

1- Küflenmek. "Tüm ekmekler küf tutmuş." 2- Unutulmak. "Bizi arayıp soran yok, küf tuttuk resmen." 3- Bitmek, kalmamak. "O çocukluk yılları küf tuttu, boş hayal kurma."

Küfelik Olmak:  

Çok sarhoş olmak. "Küfelik olmuşsun, içmeyi bırak artık."

Küfretmek:  

Onur kırıcı, çoğu basmakalıp kaba sözler söylemek, sövmek. "Küfretmek, edepli ve terbiyeli bir insana yakışmaz."

Küfrü Basmak:  

Küfretmek. "Bozuk ürünü geri almayınca, adam küfrü bastı." "Sinir etme şunu, şimdi küfrü basacak."

Küfür Savurmak:  

Küfretmek. "Telefonu açıp, küfürler savurmaya başladı."

Küfür Yemek:  

Kendisine küfredilmek. "Suçsuz yere küfür yemek zoruma gitti."

Kuğu Gibi:  

İnce uzun, narin boyun. "Kuğu gibi boynuna, o kolye çok yakıştı."

Kukla Gibi:  

1- Ufak tefek, çelimsiz. "Kukla gibi, epey yaşlanmış bir dedesi vardı." 2- Kişiliksiz. "Hala kukla gibi yaşamaya devam ediyorsun."

Kukla Gibi Oynatmak:  

1- Birine her istediğini yaptırmak. "Çok garip, ufacık çocuk ailesini kukla gibi oynatıyor." 2- Birinin istediğini yapıyor görünerek onu oyalamak. "Bizi kukla gibi oynatmaya devam edeceksen, başka biriyle görüşelim."

Kukumav Gibi:  

Yapayalnız, tek başına, kimsesiz. "Kız, evde kukumav gibi oturmaktan sıkılmadın mı?"

Kukumav Gibi Düşünüp Durmak:  

Çok üzüntülü bir durumda düşünmek. "Kukumav gibi düşünüp durma, olan olmuş artık."

Kukumav Kuşu Gibi:  

Yapayalnız, tek başına, kimsesiz. "Kız, evde kukumav kuşu gibi oturmaktan sıkılmadın mı?"

Kukumav Kuşu Gibi Düşünüp Durmak:  

Çok üzüntülü bir durumda düşünmek. "Kukumav kuşu gibi düşünüp durma, olan olmuş artık."

Kül Bağlamak:  

1- Ateş sönmek. "Mangal kül bağlamaya başladığında, ziyafette çoktan bitmişti." 2- Gücünü, etkisini yitirmek. "Sen de kül bağlamaya başlamışsın anlaşılan."

Kul Etmek:  

Kendine aşırı derecede bağlamak, boyun eğdirmek. "Senin derdin, burada çalışanları kendine kul etmek mi?"

Kül Etmek:  

1- Yakmak, kavurmak. "Tüm eski evrakları, yakıp kül etmişler." 2- Birinin varını yoğunu yok etmek. "Bu kumar hastalığı bizi kül etti."

Kül Gibi:  

Soluk, renksiz bet beniz. "Hastalıktan yüzü kül gibi olmuştu."

Kul Hakkı:  

İslâm dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki hakları. ”Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah.”

Kül Kedisi:  

1- Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). "Kül kedisi gibi, akşama kadar yerinden kıpırdamadı." 2- Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel. "Akşam olacak, kül kedisi yatakta yatıp durma."

Kül Kesilmek:  

Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak. ”Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi.”

Kul Köle Olmak:  

Tam bir doğruluk ve özveri ile bağlanarak bütün isteklerini yerine getirmeye hazır olmak. "Nimete kul köle olan çok, nimete şükreden az."

Kul Kurban Olmak:  

Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak. "Nimete kul köle olan çok, nimete şükreden az."

Kül Olmak:  

1- Bir şey bütünüyle yanmak. 2- Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 3- Büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek. "Bütün serveti kül oldu."

Kul Olmak:  

Aşırı derecede bağlanmak, boyun eğmek. "Herkes size kul olmak zorunda değil."

Kul Taksimi:  

Eşitçe yapılan paylaştırma.

Kül Ufak Olmak:  

Çok küçük parçalara ayrılmak. "Yere düşen vazo, kül ufak oldu."

Kul Yapısı:  

İnsanlar tarafından yapılmış.

Kül Yemek:  

Kandırılmak, kurnazca yapılan bir oyuna düşmek, ,oyuna gelmek, aldatılmak. "Arkadaşının ödevinin gösterdi, ama öğretmen kül yemedi."

Kül Yutmak:  

Kandırılmak, kurnazca yapılan bir oyuna düşmek, ,oyuna gelmek, aldatılmak. "Arkadaşının ödevinin gösterdi, ama öğretmen kül yutmadı."

Kül Yutmamak:  

Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak. ”Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim.”

Kulağa Gelmek:  

Duyulmak. "Sesin kulağıma gelmiyor, telefon mu bozuk acaba."

Kulağa Hoş Gelmek:  

1- Duyduğu sesten hoşlanmak. "Müzik sesi kulağa hoş geliyor." 2- Anlatılanlar hoşuna gitmek, ilgisini çekmek. "Günde iki bin lira kazanma fikri kulağa hoş geliyor."

Kulağı Ağır İşitmek:  

Kulağı iyi işitmemek. "Kulağı ağır işitiyor, biraz sesli konuş."

Kulağı Bir Şeyde Olmak:  

Dikkatini bir şeye vermek. "Bir saattir kulağım telefonda, önemli bir telefon bekliyorum."

Kulağı Çınlamak:  

Bir yerde anılmak, hatırlanmak. "Kulağım çınlıyor, birileri beni anıyor galiba."

Kulağı Çınlasın:  

Konuşulan yerde bulunmayan, sevilen biri anıldığında söylenen bir söz. "Kulağı çınlasın, bize çok yardımı dokundu."

Kulağı Delik:  

Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan. ”Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor.”

Kulağı Dikilmek:  

Konuşulanları dinlemek için dikkat kesilmek. "Konuyu kapat, çocuk kulağı dikti, bizi dinliyor."

Kulağı Duvar Olmak:  

Sağır olmak. "Kulağı duvar olan dedemle, anlaşmakta zorlanıyoruz."

Kulağı Kesik:  

Görmüş geçirmiş, deneyimi fazla olan, uyanık. "Senin gibi kulağı kesik adamı kandıramazlar."

Kulağı Kirişte:  

Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice beklemek. "Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen."

Kulağı Kirişte Olmak:  

Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek). ”Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen.”

Kulağı Okşamak:  

Kulağa hoş gelmek. "Kulağı okşayan bir sesi var."

Kulağı Olmamak:  

Titreşimlerinin yükselip alçalmasını ayırt edememek. "Sende kulak olsa, şu aleti akort etmek gerektiğini anlardın. ."

Kulağı Ters Taraftan Göstermek:  

Kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak. "Aşağı yolda gidelim diyerek, kulağı ters taraftan gösteriyorsun."

Kulağı Tersten Göstermek:  

Kolay yolu varken bir işi daha zor ve uzun yollar kullanarak yapmak. "Aşağı yolda gidelim diyerek, kulağı tersten gösteriyorsun."

Kulağı Tetikte Olmak:  

Her an uyanık ve hazır şekilde, söylenecek sözü ya da gelecek haberi dikkatlice beklemek. "Bir saatten beri kulağı tetikte bekliyor."

Kulağına Çalınmak:  

Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. ”Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?”

Kulağına Çarpmak:  

Duyulmak. "Öyle bir dedikodu senin kulağına çarpmadı mı?"

Kulağına Fısıldamak:  

Çok alçak ve hafif bir ses tonuyla kulağına eğilip bir şeyler söylemek. "Kulağına fısıldayıp, anlık bilgileri aktarıyorlardı."

Kulağına Gelmek:  

1- Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak, kulağına çalınmak. "Senin şehre gideceğin kulağıma geldi, ne diyorsun?" 2- Duymak. "Böyle bir haber kulağına gelirse, bize haber ver."

Kulağına Girmek:  

Söylenilen sözlere önem vermek, söylenenleri anlamak, benimsemek. "Söylediklerim kulağına girdi mi?"

Kulağına Girmemek:  

Söylenilen sözlere önem vermemek, söylenenleri anlamamak, benimsememek. "Benim uyarıların neden kulağına girmiyor?"

Kulağına Gitmek:  

Duymak. "Onun kulağına gitsin diye söylüyorum zaten."

Kulağına İnanmamak:  

Duyduklarının doğruluğundan şüphe etmek. "Haberlerden kendi dinledi, ama hala kulağına inanmıyor."

Kulağına Kar Suyu Kaçırmak:  

Dolaylı olarak duyurmak. "Açılan davayla ilgili kulağına kar suyu kaçırmışlar."

Kulağına Kar Suyu Kaçmak:  

Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek. "Kulağına kar suyu kaçınca morali bozuldu."

Kulağına Koymak:  

Bir duruma ya da söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek. "Söylediklerimi kulağına koy, sorduklarında söylersin."

Kulağına Küpe Etmek:  

Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak. "Umarım bu olayı kulağına küpe edersin de aynı hataya bir daha düşmezsin."

Kulağına Küpe Olmak:  

Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak. ”Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin.”

Kulağına Sokmak:  

Bir duruma ya da söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek. "Söylediklerimi kulağına sok, sorduklarında söylersin."

Kulağına Söylemek:  

Fısıldamak. "Küçük çocuk, annesinin kulağına bir şeyler söyledi."

Kulağını Açmak:  

Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek. ”Kulağını aç da beni iyi dinle!”

Kulağını Bükmek:  

Dikkatli olması için uyarıda bulanmak. "Söz almadan konuştuğum için öğretmenim kulağımı büktü."

Kulağını Çekmek:  

1- Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2- Ceza olarak kulağını büküp çekmek. ”Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!”

Kulağını Çınlatmak:  

Orada bulunmayan bir kimsenin adını anmak. "Dün akşam senin kulağını epey çınlattık."

Kulağını Doldurmak:  

Bir kimseye başkasından bilgi almadan önce konu üzerinde bilgi verirken kendi düşüncesini aşılamak. "Belli ki annen, senin kulağını doldurmuş."

Kulağını Kiraya Vermek:  

Kendisini de ilgilendiren bir konuda söylenilenleri dinlememek. "Kulağını kiraya vermeyi bırak, uyarıları dikkate al."

Kulağını Sağır Etmek:  

Sağırlaşmasına sebep olmak, işitemez duruma getirmek. "Kulağımızı sağır eden bir patlama sesi işittik."

WhatsApp