D E N E M E    


Osmanlıca Bir Kelime Öğrenelim!

yahnî:

(f.i.) l.zahîre, azık. 2. pişmiş şey. 3. yahni, et yemeği.

SON EKLENEN OSMANLICA KELİMELER



*züyût-i tayyâr

*züyût

*züyûl

SON ARANAN OSMANLICA KELİMELER



*Dişilik

*Dişil

*Penis

OSMANLICA KELİME ARAMA


Sende Yolla Hata Bildir!



OSMANLICA SÖZLÜK




adüvv:  

(a.i.c.) düşman, hasım.

adüvv-i cân:  

can düşmanı. (bkz:: adû)

âf-tâb:  

(f.b.i.) 1- güneş. (bkz:: hurşîd, mihr, şems) 2- güneşin ışığı. 3- (s) güzel. [kadın] 4- güzel yüz. (bkz:: mâh, cemâl) 5- şarap.

âf-tâbe:  

(f.i.) 1- su kabı. (bkz:: âftâve) 2- güneş biçiminde yapılan mücevher. (bkz:: âb-tâbe)

afa-llâhü anh:  

(a.cü.) Allah onu affetsin!

afaf, afâfet:  

(a.i.) 1- afiflik, temizlik, temiz olma. 2- fenalıktan, günâh işlemeden kaçınma.

afâif:  

(a.i. afîfe'nin c.) iffet sahibi, namuslu, şerefli kadınlar.

afâk:  

(a.i. ufk'un c.) ufuklar, gök kenarları, gökle yerin birleşir gibi göründüğü yerler. (mec) görüş ve dönüş sınırları. [zıddı: enfüs]

âfâk-gîr:  

(a.f.b.s.) ufukları tutmuş, dünyâya, her tarafa yayılmış.

âfâk-ı rûh:  

ruhun ufukları.

âfâkî :  

(a.s.c. âfâkıyyât) 1- havai, dereden tepeden söz. 2- objektif, nesnel. 3- Mekke'ye yalnız hac için giden veya Mekke'den ayrılan kimse, yabancı. Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. 4- nefsin haricindeki âleme dair. (Enfüsinin zıddı.) (objektif)

afâret:  

(a.i.) şeytani, kötü, ifritçe niyet.

afârît:  

(a.i. ifrît'in c.) şeytanlar, kurnazlar.

âfât:  

(a.i. âfet'in c.) belâlar, musibetler.

âfât-ı semâviyye:  

semavi âfetler. Allah tarafından insanları ikaz ve ceza için verilen bela ve musibetler.

afen:  

(a.i.) çürüme, pörsüme, yemeğin kokması.

âfend:  

(f.i.) kavga, dövüş, savaş. ["âfendîden" masdarından].

âfendâk:  

(f.i.) Eleğimsağma [alâim-i semâ], al-yeşil kuşak. (bkz:: âdyende, kavs-i kuzah)

âferîde:  

(f.s.c. âferîdegân) yaratılmış, mahlûk, yaratık.

âferîde-gâr, âferîd-gâr:  

(f.b.s.i.) Yaratan, yaratıcı, Tanrı.

âferîde-gârî , âferîd-gârî:  

(f.b.i.) tanrılık.

âferîn:  

(f.i.) beğenme, alkış, yaşa, var ol, bravo.

âferîn:  

(f.s.) yaratan, yaratıcı. [yaratmak mânâsına gelen Farsça âferîden masdarından]

âferin-bâd:  

Aferin olsun!

âferîn-hân:  

(f.b.s.) "âferin" diyen. (bkz:: şâbâş-hân, tahsîn-hân)

âferînende:  

(f.b.s.) 1- yaratıcı. 2- yaratan.

âferîniş:  

(f.i.) 1- yaratma. 2- yaratılış ve bütün mahlûklar.

âfet:  

(a.i.c. âfât) 1- büyük felaket, bela. (bkz:: adûd) 2- (mec) çok güzel insan.

âfet-i âb:  

(su âfeti) su kızı, deniz kızı.

âfet-i cân:  

1- canın belâsı, can belâsı. 2- güzel, dilber.

âfet-i cân-ı cihân:  

cihanın canının belâsı.

âfet-i devrân:  

aşıkların güzeller için kullandıkları bir tâbir.

âfet-nümûn:  

(f.b.s.) felaket, bela gösteren.

âfet-resân:  

(a.b.s.) bela getiren, musibet eriştiren.

âfet-zede:  

(a.f.b.s.) musibet görmüş, belâya uğramış, mahvolmuş. (bkz: mahv)

âfetzede-gân:  

(a.f. âfet-zede'nin c.) belâya uğramışlar, mahvolmuşlar.

aff:  

(a.i.) iffet, namus.

aff:  

(a.s.) iffetli [kadın]. [müen. "affe"]

aff-ı husûsî:  

(huk) küçük bağış.

aff-ı umûmî:  

(huk) büyük bağış.

âfî:  

(a.s.) 1- silen. 2- silinmiş. 3- affeden, bağışlayan. (bkz:: âmürz, âmürzâ) 4- affedilmiş, bağışlanmış. S- yalvaran. [müen. "afiye"]

afîf:  

(a.s.) iffetli, namuslu, temiz. (müen. afife)

afîf-âne:  

(a.f.zf.) temiz olarak, temizce, tertemiz.

âfik:  

(a.s.) yalancı.

afîk:  

(a.s.) çok aptal.

âfil:  

(a.s. üfûl'den) 1- ufûl eden, gurûb eden, batan. [güneş, yıldız] (bkz:: garib) 2- görünmez olan, kaybolan. 3- fani Geçici.

afir:  

(a.s.) çok kötü niyetli.

âfiyet:  

(a.i.) 1- sağlık, esenlik. 2- Başyazarı Avanzâde M. Süleyman olan ve İstanbul'da yayımlanmış haftalık tıp ve sağlık gazetesi.

âfiyet-bâd:  

âfiyet olsun.

âfrâze:  

(f.i.) 1- aydınlık, ışık. 2- mum veya kandil fitili. (bkz:: âfrûze)

âfrûşe:  

(f.i.) un helvası. (bkz:: efrûşe)

âfrûze:  

(f.i.) (bkz:: âfrâze)

afs:  

(a.i.) 1- mazı denilen tane. 2- (s) kekre

afsun:  

(f.i.) Efsun, büyü, sihir (sihr), tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.)

âftâb-gerdan:  

(f.b.i.) 1- güneşten korunmak için giyilen başlık. 2- avcı kulübesi.

âftâb-gerdek:  

(f.b.i.) 1- ayçiçeği. 2- (zool) kaya keleri.

âftâb-gerdiş:  

(f.b.i.) 1- yeryüzü. 2- (s) daima güneş gören yer. 3- (zool) kaya keleri. (bkz:: âftâb-perest)

âftâb-gîr:  

(f.b.i.) 1- şemsiye. 2- güneşli yer.

Âftâb-ı Kureyşî:  

Peygamber efendimiz.

âftâb-ı mağribî:  

kılıç.

âftâb-iştihâr:  

(f.a.b.s.) büyük ve pek meşhur adam.

âftâb-perest:  

(f.b.s.) 1- güneşe tapan. 2- (i) nilüfer çiçeği. 3- (i) ayçiçeği. 4- (i) (zool) kaya keleri. (bkz:: âftâb-gerdiş)

âftâb-ruh:  

(f.b.s.) güneş yanaklı [güzel].

âftâb-rûy:  

(f.b.s.) 1- güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak. 2- sevimli, dilber. 3- güneşe karşı olan [yer].

âftâb-süvâr:  

(f.b.s.) sabahları erken kalkan, gün doğmadan uyanmak âdetinde bulunan [kimse].

âftâbî:  

l- tente, güneşlik, şemsiye. 2- (s) Güneşe ait.

âftâve:  

(f.i.) su kabı. (bkz:: âf-tâbe)

âfûr:  

(a.i.) bela kasırgası.

afüvv:  

(a.s.) merhametli, daima affeden, suç bağışlayan [Allah]. NOT: Esmâ-i Hüsnâ (Allah'ın en güzel, en şerefli isimlerinden)

afv:  

(a.i.) 1- suçunu bağışlama. 2- özür dilemek. 3- birini vazifesinden uzaklaştırma.

afv an-il-cerâha:  

(huk) bir kimsenin kendisini "kısas" veya "diyet"i gerektiren bir şekilde yaralayan şahsa karşı mâlik olduğu kısas veya diyet veya hükûmet-i adl hakkından vazgeçmesi.

afv an-il-cinâye:  

(huk) Kendisine karşı kısası ve diyeti gerektiren bir cinayet işlenilen kimsenin veya bu hususta velîsinin kısas veya diyet hakkından vazgeçmesi.

afv an-il-kat:  

(huk.) bir uzvu kesilmiş olan kimsenin bu sebeple mâlik olduğu kısas veya diyet hakkından vazgeçmesi.

afv an-il-kısas:  

(huk) kendisine karşı cinayet işlenen kimsenin veya bu husustaki velîsinin kısas hakkından vazgeçmesi.

afv an-il-şecce:  

(huk) baş veya yüz yaran suçlu üzerine lâzım gelen kısas veya diyet veya hükûmet-i adl hakkından başı yarılan kimsenin vazgeçmesi.

Afv-i umûmî:  

(umumî aff) bütün suçluların salıverilmesi.

Afyon-keş:  

afyon çeken.

âgâh:  

(f.s.c. âgâh-ân) 1- bilgili, haberli, uyanık. 2- erkek adı.

âgâh-ân:  

(f.s. agâh'in c.) âlimler, bilgililer, bilginler.

âgâhî, âgehî:  

(f.i.) haberli ve uyanık olma.

âgal:  

("ga" uzun okunur, f.i.) 1- darıltma, kışkırtma. 2- ağıl. 3- arı kovanı. 4- çiğnemeden yutma.

âgaliş:  

("ga" uzun okunur, f.i.) kışkırtma, saldırmağa kışkırtma.

âgande:  

(f.s.) 1- yastık, minder, sucuk gibi zorla doldurulmuş şey. (bkz:: âgen, âgene) 2- bir nevi zehirli böcek.

âganî:  

("ga" uzun okunur, ugniyye'nin c.) (bkz:: eganî)

agarr:  

(a.s. gurre'den) 1- kendini çok beğenmiş. 2- beyaz. 3- alnında beyaz beneği, akıtması olan [at]. 4- asil, âlî-cenab. 5- çok sıcak [gün].

agarr-ül-eyyâm:  

en sıcak gün.

âgaşte:  

(f.s.) 1- bulaşmış. 2- (i) başlangıç.

agavât:  

(tekil Türkçe ağa. a.c.) saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.

agayân:  

(tekil Türkçe ağa. a.c.) saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.

âgaz:  

("ga" uzun okunur, f.i.) başlama.

âgaz-gâh:  

("ga" uzun okunur, f.b.i.) başlama yeri veya zamanı, menşe'.

Âgaz-ı kelam:  

söze başlama.

âgaz-ı zenbûr:  

(müz) (bkz:: âvâz-ı zenbûr)

Agaz-künen :  

başlayıcı, başlayan.

âgaze:  

("ga" uzun okunur, f.i.) müzik başlangıcı, çalgıcıların ve okuyucuların ahenk başlangıcı.

âgaze-i Kâbilî:  

(müz) adına anonim bir kan-temir ekinde (XVIII. yy.) rastlanan makam.

agbâ:  

(a.s.) 1- daha veya en koyu. 2- daha veya en küt.

agber:  

(a.s.) çok tozlu.

agbes:  

(a.s.) kül rengi.

WhatsApp