Bir Deyim Öğrenelim!
Her Boyayı Boyadı, Bir Fıstıki Yeşil mi Kaldı:
Yapılması gereken bir şey varken, önemsiz, zorunlu olmayan şeylerle ilgilenildiğinde söylenen bir söz.
DEYİM ARAMA
Sende Yolla Hata Bildir!DEYİMLER SÖZLÜĞÜ
Adını Vermek:
1- Birinin adını bildirmek. 2- Biri tarafından salık verildiğini gönderildiği kimseye söylemek. “Benim adımı ver ki işlerin çabuk görülsün.”
Adıyla Sanıyla:
Bilinen ün ve niteliğiyle. "Ona adıyla sanıyla Baba Gündüz derlerdi."
Adlı Adı İle:
Herkesin bilip tanıdığı adı ile. "Adlı adı ile anılmak hoş."
Adlı Sanlı:
Ünlü, tanınmış, meşhur. "Babama adlı sanlı Orhan Paşa derler."
Adli Tıp:
Hekimliğin adalete yardım eden kolu ve adaletin bu işe ait örgütü. "Adli tıptan beklenen rapor henüz gelmemiş."
Adli Yıl:
Mahkemelerin bir yıl içindeki çalışma süresi. "Bakanımız, adli yıl açılış törenine katılamadı."
Adrenalin Bağımlısı:
Heyecan ve macera arayan kimse. "Adam adrenalin bağımlısı, bu yaşta ona ayak uyduramam."
Adrenalin Basmak:
Heyecan duymak, heyecandan yerinde duramamak. "Hayırdır, yine adrenalin basmış seni."
Adres Almak:
Ulaşılması gerekenin arandığında bulunabileceği yeri öğrenmek. "Gelen arkadaşlardan adres almayı unuttum."
Adres Bırakmak:
Arandığında bulunabileceği, oturduğu yeri bildirmek. "Gelen arkadaşlar adres bırakıp gittiler."
Adres Göstermek:
1- Arandığında bulunabileceği, oturduğu yeri bildirmek. "Gelen arkadaşlar adres gösterip gittiler." 2- Birini ve bir yeri hedef göstermek. "Bazı gazeteler beni adres göstermeye çalıştılar."
Adres Vermek:
Arandığında bulunabileceği, oturduğu yeri bildirmek. "Gelen arkadaşlar adres verip gittiler."
Adsız Kahraman:
Yurdu, milleti için büyük işler yaptığı halde, adı bilinmeyen kimse. "Bu topraklarda nice adsız kahramanlar yatıyor, bir bilsen."
Adsız Parmak:
Orta parmak ile serçe parmak arasındaki parmak, yüzük parmağı. "Adsız parmakta yüzük takılmış."
Af Buyurmak:
Özür dilemek. "Af buyurunuz, beni mi çağırmıştınız?"
Af Buyurun:
1- "Affedersiniz, affınızı rica ederim" anlamında kullanılan bir söz "Af buyurun, bana mı seslendiniz?" 2- "Halt etmişsiniz" anlamında kullanılan bir söz. "Af buyurun! Sizden de bu beklenir."
Af Buyurunuz:
Özür dilemeyi ifade eden bir deyim. "Af buyurunuz, beni mi çağırmıştınız?"
Af Çıkarmak:
Bir suçun bağışlanması için Türkiye Büyük Millet Meclisinden kanun çıkarmak. "Af çıkarmak için kanun teklifi hazırlandı."
Af Dilemek:
İşlenen hata veya suç için bağışlanmayı istemek. "Kimseden af dilemek zorunda değilim."
Afacan:
Zeki ve yaramaz çocuk. "Sınıftaki afacan demek sensin." Bu bir deyim değil, sıfattır.
Afakanlar Basmak:
Çok sıkılıp bunalmak. "Bütün gün yalnız kalınca afakanlar bastı." "Afakanlar basmasın diye gelip sana yardım edeyim dedim." Afakan: Hafakan, yürek çarpıntısı.
Afakanlar Boğmak:
Çok sıkılıp bunalmak. "Bütün gün yalnız kalınca afakanlar boğdu." "Afakanlar boğmasın diye gelip sana yardım edeyim dedim." Afakan: Hafakan, yürek çarpıntısı.
Afaki Sözler:
Bir kaynağa dayanmayan, hayalî, önemsiz sözler, bir konu etrafında değil de dereden tepeden konuşulan raflar. "Afaki sözlerle sorularımı geçiştirmeye çalışma."
Afal Afal:
Şaşkınlık içinde, şaşkın bir biçimde. "Yüzüme afal afal baktı."
Afallamak:
Şaşkınlıktan sersemleşmek. "Golü yiyen kaleci afallayıp kaldı."
Aferin Almak:
Değerli görülüp beğenilmek. "Ödevlerini yapar, öğretmeninden aferin almaya çalışırdı."
Afet Gibi:
Güzel, etkileyici, birden çarpıcı. "Afet gibi bir bayanla evlenmiş dediler."
Affa Uğramak:
Bağışlanmak. "Babanız tarafından affa uğradınız, içeri gelebilirsiniz."
Affedilmez Kabahat:
Bağışlanmayacak kadar büyük kabahat. "Cenk, bu yaptığın affedilmez kabahatin hesabını vereceksin."
Affetmişsin:
"Hiç de öyle değil, yanılıyorsun" anlamında kullanılan bir söz. "İşine geldiği gibi anlamışsın, affetmişsin sen."
Affını Dilemek:
Bir iş veya görevi yerine getiremeyeceğini nezaketle bildirmek. "Eşim çok hasta, yarın için sizden affımı diliyorum."
Affını İstemek:
Bir iş veya görevi yerine getiremeyeceğini nezaketle bildirmek. "Eşim çok hasta, yarın için sizden affımı istiyorum."
Affınıza Sığınarak:
"Hoşgörünüze güvenerek" anlamında kullanılan bir nezaket sözü. "Affınıza sığınarak sizden beş dakikanızı rica edebilir miyim?"
Afi Kesmek:
Birine veya birilerine karşı gösteriş yapmak. "Almış sıfır arabayı, mahalleye afi kesiyor."
Afi Satmak:
Birine veya birilerine karşı gösteriş yapmak. "Almış sıfır arabayı, mahalleye afi satıyor."
Afi Yapmak:
Birine veya birilerine karşı gösteriş yapmak. "Almış sıfır arabayı, mahalleye afi yapıyor."
Afiş Olmak:
Birinin, gizli bir işi, kötü bir yönü ortaya çıkmak. "Yapma bunu, afiş olmak istemem."
Afiş Yutmak:
Yalana dolana kanmak. "Akıllı geçiniyorsun, ama sana afişi yutturmuşlar."
Afişe Etmek:
Gizlenen bir durumu ortaya çıkarmak. "Sizi afişe etmek için her şeyi yapacağım."
Afişe Olmak:
Gizlenen bir durum ortaya çıkmak. "Olayı bizim yaptığımız afişe olmuş."
Afişte Kalmak:
Oyun ilgi görerek günlerce oynanmak. "Son sergiledikleri oyun uzun süre afişte kaldı."
Afiyet Bal Şeker Olsun:
"Yarasın, faydasını görün" anlamında bir şey yiyip içenlere bir nezaket dileği olarak söylenir. "Biz kalkıyoruz, size afiyet bal şeker olsun."
Afiyet Bulmak:
İyileşmek, sağlığını kazanmak. "Allah sizden razı olsun doktor bey, sayenizde afiyet buldum."
Afiyet Olsun:
"Yarasın, faydasını görün" anlamında bir şey yiyip içenlere nezaket dileği olarak söylenir. "Biz kalkıyoruz, size afiyet olsun."
Afiyet Şeker Olsun:
"Yarasın, faydasını görün" anlamında bir şey yiyip içenlere nezaket dileği olarak söylenir. "Biz kalkıyoruz, size afiyet şeker olsun."
Afiyet Üzere Olmak:
Sağlıklı, rahat yaşıyor olmak. "Anne baban afiyet üzerelerdir inşallah."
Afiyette Olmak:
Sağlıklı, rahat yaşıyor olmak. "Umarım her zaman afiyette olursunuz."
Afiyettesiniz İnşallah:
Hasta değilsiniz, sağlıklı ve esenliktesiniz umarım. "Görüşmeyeli afiyettesiniz inşallah Suna abla."
Aforoz Etmek:
1- Kilise birliğinden çıkarmak. 2- Birini yakını olmaktan çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, ilişkileri tamamen koparmak. ”Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı.”
Afra Tafra:
1- Çalım. "Bana afra tafra yapma!" 2- Çalımlı biçimde. "Bu işler afra tafrayla olmuyor."
Afraya Tafraya Gelmemek:
Abartılı davranışı, gösterişi kabullenmemek. "Boş konuşuyorsunuz, ben afraya tafraya gelmem."
Afur Küfür Etmek:
Öfkeyle ağzına geleni söylemek, küfretmek, bağırıp çağırmak, paylamak. "Adamı çok kızdırdılar, o da afur küfür etmeye başladı."
Afura Tafura Gelmemek:
1- Çalım satmadan hoşlanmamak. "Bu yaştan sonra afura tafuraya gelmem." 2- Böyle bir davranışa karşı tepki göstermek. "Bu saatten sonra senin afura tafurana gelmem."
Afyon Çekmek:
Keyif için afyon yutmak. "Parkta afyon çekerken yakalanmışlar."
Afyon Yutmak:
1- Uyuşturucu olarak afyon kullanmak. "Afyonu yutmuş, kafası olmuş bir dünya." 2- Gerçeği göremeyecek kadar kendinde olmamak. "Seni açıkça uyarıyorum, neden afyon yutmuş gibi davranıyorsun?"
Afyonu Başına Vurmak:
Aşırı davranışlarda bulunacak kadar öfkelenmek, ne yaptığını bilememek. "Abi; afyonu başına vurmuş gibi, bence gidelim."
Afyonu Patlamak:
Ayılmak, kendine gelmek. "Afyonu patlamış, her şeyi açıkça anlatıyordu."
Afyonunu Patlatmak:
Kendi keyfine dalmış olan birini öfkelendirmek. "Arkadaşının afyonunu patlatınca, fena halde dayak yedi."
Ağ Atmak:
Balık tutmak için deniz veya dereye ağı salmak. "Ağ atma konusunda pek de usta sayılmam."
Ağa Kapısı:
Osmanlılar devrinde Yeniçeri Ağasının oturduğu yer.
Ağaç Denizi:
Çok geniş alan kaplayan gür orman. "Bizim köye gel de gör, her tarafa ağaç denizi gibi."
Ağaç Etmek:
Buluşacağı kişiyi, buluşma yerinde ayakta çok bekletmek. "Bir saati geçti, ağaç etti bizi."
Ağaç Olmak:
Bir yerde, ayakta durarak uzun süre beklemek. "Yarım saattir kapıda beklemekten ağaç olduk, gidelim bence."
Ağaca Çıksa Pabucu Yerde Kalmamak:
Davranışlarına engel olacak hiçbir takıntısı olmamak. Her işi yolunda gitmek.
Ağdalı Dil:
Cümleleri dolambaçlı, içinde yabancı kelimelerin fazla olması sebebiyle anlaşılması güç ifade. "Ağdalı dil kullanarak yazdığınız şiiri sevmedim."
Ağı Gibi:
1- Acı veren, çok etkileyen. "Bu ayrılık acısı, bana ağı gibi geldi." 2- Çok sert, keskin. "Ağı gibi yemek yapmışsın, ben bunu yemem."
Ağır Adam:
1- Davranışları yavaş adam. 2- Ağırcanlı adam. 3- Ağırbaşlılıkta ileri giden adam.
Ağır Ağır:
1- Yavaş yavaş. "İki sevgili ağır ağır parkta yürüyordu." 2- Dikkatli ve özenli bir biçimde. "Dikkatle dinleyin, konuyu son kez ağır ağır anlatacağım." 3- Dolu dolu. "Yiyecekleri ağır ağır koydum, hepimize yeter."
Ağır Aksak:
Pek yavaş olarak, düzgün olmayarak. ”Her zaman işleri ağır aksak yapıyorsunuz.”
Ağır Anlamak:
Anlaması kıt ya da geç olmak, kalın kafalı olmak. "Öğretmen konuyu anlattığında ben anladım ama bunlar ağır anlıyor."
Ağır Ayak:
Doğurması yakın (gebe). "Ağır ayak kadın, yer ver de otursun."
Ağır Başlı:
Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, işlerini düşüne taşına yapan kimse. ”Ağır başlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır.”
Ağır Başlı Olmak:
Davranışları ölçülü, olgun, tutarlı, vakur ve ciddi olmak. "Bu konularda biraz ağırbaşlı olmak gerekir." Deyimin doğru şekli Ağırbaşlı olmak şeklindedir.
Ağır Basmak:
1- Ağırlığı fazla gelmek. 2- Bir işte etkili olmak, gücü üstün gelmek, istediğini yaptırmak. ”Politik gücü ağır basınca ihaleyi kazandı.”
Ağır Bir Gece:
İnsana iç sıkıntısı veren gece. "Ağır bir gece sonunda hepimizin moralleri sıfırdı."
Ağır Canlı:
Çok yavaş iş yapan, çevik olmayan.
Ağır Çekmek:
Tartıda ağır gelmek. "Tartılmaya kalkarsak, ben senden ağır çekerim."
Ağır Davranmak:
Bir işe gereken önemi vermemek. "Bu iş olacak, neden ağır davranıyorsun?"
Ağır Dil:
İnsanın gücüne gidecek, kırıcı (söz, konuşma). "Bu ağır dile kim dayanır?"
Ağır Durmak:
Ciddi, ağırbaşlı, oturaklı, soğukkanlı hareket etmek. "Bu kadar olaydan sonra, ağır durmak kolay değildi."
Ağır Duymak:
Ağır Elli:
1- Oldukça yavaş iş yapan, çabuk yapmayan. 2- Vurduğu zaman çok acıtıp can yakan. ”Adamın eli amma da ağırmış, ense köküm hâlâ ağrıyor.”
Ağır Endam, Fıstıki Makam:
Tembel ve hımbıl. Oturduğu yerden kalkamayan kişi. "Ağır endam fıstıki makam, keyfin yerinde."
Ağır Gelmek:
1- Ağrına gitmek, onuruna dokunmak.”Hak etmediğim şu sözler öylesine ağır geldi ki bana.” 2- yapılması güç gelmek. ”Bu yaştan sonra inşaat işlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi ihtiyara.”
Ağır Giyinmek:
Pahalı kumaşlardan yapılmış, elbise giymek. "Ağır giyinmek konusunda ödün vermezdi."
Ağır Hastalık:
Sonu ölümle neticelenebilecek gibi olan tehlikeli hastalık. ”Ağır hastalık geçirdiği için bir türlü kendini toplayamadı ve zayıf kaldı.”
Ağır İş:
Yapılması zor iş, güç iş, zahmetli iş. "Çocuğa ağır iş yaptırılmaz."
Ağır İşitmek:
İyi işitmemek. "Yaşlandığı için ağır işitiyordu."
Ağır Kaçmak:
1- Gücendirici olmak, uygun düşmemek. "Onu evde bırakman biraz ağır kaçtı." 2- Beklenenden fazla olmak. "Yazılan trafik cezası biraz ağır kaçtı."
Ağır Kayba Uğramak:
Maddi ve manevi büyük zarar görmek. "Ürünler elimde kalıp çürüyünce, ağır kayba uğradık."
Ağır Kayıp:
Savaş ya da deprem, sel gibi doğal afetlerde çok büyük sayıda can yitirilmesi. "Çanakkale Savaşı'nda ağır kayıplar verdik."
Ağır Konuşmak:
Karşısındakini rencide etmek, kırıcı sözler söylemek. "Evladım ısrar etme, ağır konuşacağım üzüleceksin."
Ağır Lokma:
1- İçinden çıkılması ya da altından kalkılması, yapılması, başarılması güç iş, güç sorun. "Bu ağır lokmayı yutabilecek bir babayiğit aranıyor." 2- Her bakımdan çetin kişi. "Adam ağır lokma, ne yapacaklar bakalım."
Ağır Ol:
1- "Ciddi, ağırbaşlı, soğukkanlı, sabırlı ol!" anlamında kullanılan bir söz. "Ağır ol arkadaşım, ağzından çıkanı kulağın duysun!" "Ağır ol evladım, neyi paylaşamıyorsunuz!" 2- "Acele etme, yavaş ol!" anlamında kullanılan bir söz. "Ağır ol! İstediğini sen de alacaksın." "Ağır ol! Sıra sana da gelecek."
Ağır Oturmak:
Davranışları ölçülü olmak, ağırbaşlı olmak. "Evlendikten sonra iyice ağır oturmaya başladı."
Ağır Satmak:
Yüksekten atarak kendini övmek. "Öyle konuşup da, ağır satmaya çalışma."
Ağır Sıklet:
Güreş ve boks gibi bazı sporlarda belli bir ağırlığın üstünde kilosu olan sporcu. "Arkadaşım ağır sıklet bir boksördü."
Ağır Söylemek:
Acı, dokunaklı sözler söylemek. "Beni konuşturmayın, konuşursam ağır söylerim."
Ağır Söz:
Kişinin gönlünü inciten, gücüne giden, onuruna dokunan, dayanılması güç söz.”Söylediğin ağır sözler çocukları çok incitti.”
Ağır Söz Söylemek:
Kişinin onuruna dokunan, dayanılması güç, kırıcı söz söylemek. "Onu affetmeyeceğim, dün bana çok ağır sözler söyledi."