D E N E M E    


Bir Deyim Öğrenelim!

Mahzun Olmak:

Üzgün durumda olmak, boynu bükülmek. "Sen hiç mahzun olma yiğidim, yerin yurdun bize emanet."

DEYİM ARAMA


     
Sende Yolla Hata Bildir!



DEYİMLER SÖZLÜĞÜ




Büyük Konuşmak:  

1- Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek, gururlanmak. "Ne demiş atalarımız; büyük lokma ye, büyük konuşma." 2- Gücünün üstünde işleri yapacakmış gibi dile getirmek. "Büyük konuştuğumu fark ettim, özür dilerim."

Büyük Köy:  

İstanbul.

Büyük Laf Etmek:  

1- Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek, gururlanmak. "Ne demiş atalarımız; büyük lokma ye, büyük laf etme." 2- Gücünün üstünde işleri yapacakmış gibi dile getirmek. "Büyük laf ettiğimi fark ettim, özür dilerim."

Büyük Laf Söylemek:  

1- Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek. "Ne demiş atalarımız, büyük lokma ye, büyük laf söyleme." 2- Yapamayacağı şeyi yapacakmış gibi dile getirmek. "Büyük laf söylediğimi fark ettim, özür dilerim."

Büyük Laflar Etmek:  

1- Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek, gururlanmak. "Bankadan kredi çekmem diye büyük laflar etmişim, mecburen kredi çekeceğim." 2- Gücünün üstünde işleri yapacakmış gibi dile getirmek. "İddiayı kaybettin, bir daha büyük laflar etme."

Büyük Lokma:  

Hakkından kolaylıkla gelinemeyecek ya da bin bir güçlükle gelinebilecek kişi. "O takım gerçekten büyük lokma, işimiz zor."

Büyük Oynamak:  

1- Büyük bir tehlikeyi göze alarak bir işe girişmek. 2- Çok fazla para koyarak kumar oynamak. ”Büyük oynadım, ya kaybedeceğim, ya da kazanacağım.”

Büyük Resmi Görmek:  

Yaşananları bir bütün olarak değerlendirip asıl amacı anlamak. "Lütfen kendine gel ve büyük resmi görmeye çalış."

Büyük Söylemek:  

1- Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek, gururlanmak. "Ne demiş atalarımız; büyük lokma ye, büyük söyleme." 2- Gücünün üstünde işleri yapacakmış gibi dile getirmek. "Büyük söylediğimi fark ettim, özür dilerim."

Büyük Söz Söylemek:  

Başkasının düştüğü kötü duruma düşmeyeceğini söyleyerek övünmek. ”Ne demiş atalarımız, büyük lokma ye, büyük söz söyleme.”

Büyük Söze Tövbe:  

Başaramayacağı kadar büyük sözler söylemekten kaçınmak.

Büyük Sözüme Tövbe:  

Bir konuda kesin konuşulduğunda ya da bir başkasının düştüğü kötü dur ama düşmeme iddiasında bulunulduğunda Cenab-ı Allah`tan böyle bir duruma düşürmemesini dileme. ”Ne ettim de o sözü söyledim, büyük sözüme tövbe!”

Büyük Tövbe Ayı:  

Kamer takviminin beşinci ayı. (Cemaziyel Evvel Ayı)

Büyük Tutmak:  

Kendini veya bir başkasını olduğundan üstün saymak, yüceltmek. "Ben seni beş kardeşim içinde hep büyük tuttum."

Büyük Yemin Etmek:  

Kutsal bildiği şeyler üzerine ant içmek.

Büyükle Büyük, Küçükle Küçük Olmak:  

Her yaş ve durumdaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak.

Büyüklerin Ellerinden, Küçüklerin Gözlerinden Öpmek:  

Saygı ve sevgi göstermek. "Mektubuma son verirken; büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim."

Büyüklük Göstermek:  

Elinde her imkân varken kötülük yapmamak, affetmek, iyi davranmak. ”İstese büyüklük göstermeyip onu buraya bir daha sokmazdı, erkek adammış.”

Büyüklük Satmak:  

Gururlanıp üstünlük taslamak. "Sen kim oluyorsun ki büyüklük satmaya çalışıyorsun?"

Büyüklük Taslamak:  

Kendini üstün görmeye çalışmak, böbürlenmek.

Büyükten Büyüğe:  

Mirasın kardeşler arasında önce büyüğe, o öldüğünde kalanların en büyüğüne geçmesi kuralı. "Büyükten büyüğe olduğu için amcam mirası aldı."

Büyümüş de Küçülmüş:  

Davranışları, konuşması yaşının üstünde olan, büyükler gibi hareketler yapan çocuk. ”Aman yarabbim, şunun söylediği sözlere bakın hele, büyümüş de küçülmüş sanki!”

Buyur Etmek:  

Misafiri karşılayarak içeri almak, “buyurun” diyerek saygı ile yer göstermek ya da sofraya çağırmak. ”Misafirleri büyük bir şevkle buyur etti.”

Buyurun Cenaze Namazına:  

Hiç beklemedik kötü bir durum karşısında şaka yollu üzüntü belirtmek için “ne yazık ki” anlamında kullanılır. ”Şunun yaptığına bakın, buyurun cenaze namazına!”

Büyüsüne Kapılmak:  

Bir şeyin, bir kimsenin çekiciliğinden kurtulamamak. "Fani dünyanın büyüsüne kapılmış gidiyoruz."

Buz Bağlamak:  

Sıvıların yüzeyi donmak. "Hava çok soğudu, sular buz bağlamaya başlamış."

Buz Gibi:  

1- Çok soğuk. "Hava buz gibi, kalın giyin." 2- Çok soğuk bir etki uyandıran (şey veya kimse). "Bana neden buz gibi davrandı?" 3- Kötü nitelikler için kesinlik. "Bu satıcı buz gibi yalancı." 4- Kesinlikle, tartışmasız. "Buz gibi golümüzü saymadılar."

Buz Gibi Olmak:  

1- Çok soğuk olmak. "Hava buz gibi oldu, gel içeriye geçelim." 2- Çok soğuk bir etki uyandırmak (şey veya kimse). "Bana karşı neden buz gibi olduğunu anlamadım." 3- Kesin ve tartışmasız olmak. "Buz gibi olsa da golümüzü saymadılar." 4- Kötü nitelikler için kesin olmak. "Bu firma buz gibi sahtekâr."

Buz Gibi Soğumak:  

Bir şeye karşı eski sevgisi birdenbire yok olmak, nefret etmek, tiksinmek.

Buz Kesilmek:  

1- Çok üşümek, donmak. 2- Buz gibi soğumak, buz durumuna gelmek. 3- Endişe, korku ve üzüntü veren bir durum karşısında donakalmak. ”Öldürdüğünü sandığı adamı karşısında görünce buz kesildi.”

Buz Kesmek:  

Çok üşümek. "Seni kapı önünde beklerken buz kestik." "Gece hava soğuyunca hepimiz buz kestik." "Odamda buz kesmeye başlayınca, soba yanan odaya gittim."

Buz Koymak:  

1- Soğutmak amacıyla buzla temas ettirmek. "İçeceğine buz koymamı ister misin?" 2- Vücutta ağrı ve sızıyı azaltmak amacıyla problemli yere buz bastırmak. "Ayağına hemen buz koyarsak acısı hafifler."

Buz Tutmak:  

Üstünde buz meydana gelmek, buzla kaplanmak. ”Göl buz tuttu.”

Buz Üstüne Yazı Yazmak:  

1- Birine etkisi olmayan sözler söylemek. 2- Etkisi ve süresi çok kısa olan bir iş yapmak. ”Evet çocuklar, beni buz üstüne yazı yazan bir adam konumuna getirmeyin!”

Buz Üzerine Yazı Yazmak:  

1- Birine etkisi olmayan sözler söylemek. "Anladım ki ben buz üzerine yazı yazmaya çalışıyormuşum." "Evet çocuklar, beni buz üzerine yazı yazan bir adam konumuna getirmeyin!" 2- Etkisi ve süresi çok kısa olan bir iş yapmak. "Aldığınız kararlar hiç uygulanmadı, buz üzerine yazı yazdınız." "Buz üzerine yazı yazmanın gereği yok, kimsenin seni umursayacağını sanmıyorum."

Buza Yazı Yazmak:  

1- Birine etkisi olmayan sözler söylemek. "Anladım ki ben buza yazı yazmaya çalışıyormuşum." "Evet çocuklar, beni buza yazı yazan bir adam konumuna getirmeyin!" 2- Etkisi ve süresi çok kısa olan bir iş yapmak. "Aldığınız kararlar hiç uygulanmadı, buza yazı yazdınız." "Buza yazı yazmanın gereği yok, kimsenin seni umursayacağını sanmıyorum."

Buzdolabı Gibi:  

Çok soğuk bir etki uyandıran (kimse).

Buzdolabına Kaldırmak:  

Bir konuda anlaşmaya varılamadığı için onu bir süre gündem dışında bırakmak.

Buzlar Çözülmek:  

1- Buzların erimeye ve kırılmaya, su hâline gelmeye başlaması. 2- Kişiler arasındaki dargınlığın, soğukluğun, kırgınlığın ve gerginliğin ortadan kalkmaya başlaması. ”İki kardeşin arasındaki buzlar çözülmeye başlayınca aileye neşe geldi.”

Buzları Eritmek:  

Aralarındaki soğukluk, dargınlık ve gerginliği ortadan kaldırmak. "Kardeşinle dargın duramazsın, onunla buzları eritmek zorundasın." "Aramızdaki buzları eritmek için özür dilemeye geldim."

Büzülüp Kalmak:  

Bir kenarda çekingen bir tavırla oturmak. "Sen neden o köşede büzülüp kaldın?" "Orada büzülüp kalma, gel yabancı yok."

Büzülüp Oturmak:  

Bir kenarda çekingen bir tavırla oturmak. "Sen neden o köşede büzülüp oturuyorsun?" "Orada büzülüp oturma, gel yabancı yok."

Çaba Göstermek:  

Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak. ”Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın.”

Çaba Harcamak:  

Bir işi yapabilmek için elinden geleni yapmak. "Matematik dersinde başarılı olmak için daha çok çaba harcamalıyım."

Çabalama Kaptan Ben Gidemem:  

“Zorlamanın hiç faydası yok, ben bu işi yapacak güçte değilim; boşuna uğraşıyorsun, yapamam, gitmem,” anlamında kullanılır.

Çabası Boşa Çıkmak:  

Çalışmanın sonunda eline hiçbir şey geçmemek.

Çabası Sana mı Düştü:  

(Gaziantep ağzı) "Sen neden çabalıyorsun" anlamında.

Çabuk Parlayan Çabuk Söner:  

Olağan sayılmayacak derecede kısa bir zamanda olan bir gelişmenin uzun süreli olamayacağını anlatır.

Çaçaron:  

Kavgacı, şirret.

Caddeyi Tutmak:  

1- Herhangi bir sebeple bir yoldan geçişi engellemek, kapamak. 2- Korkulu bir durumda başını alıp gitmek, uzaklaşmak.

Cadı Gibi:  

1- Saçı başı dağınık, tırnakları uzun ve pis kadın. 2- Çok becerikli.

Cadı Kazanı:  

Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer. ”Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya başladı.”

Cadı Kazanı Gibi Kaynamak:  

Dedikodu, kargaşa çok olmak. "Sizin yüzünüzden tüm kasaba cadı kazanı gibi kaynıyor."

Cadı Kazanı Kaynatmak:  

Fenalık yapmak.

Çadır Kurmak:  

(arg.) Erkeklik organı sertleşerek kişinin giyeceğinde kabartı yapmak.

Cafcafından Geçilmemek:  

Her zaman ve her yerde gösteriş yapmak. "Yine abinin cafcafından geçilmiyor."

Cafcaflı Sözler:  

Güzel, süslü, hoşa giden sözler. "Cafcaflı sözlerle müşterileri ikna etmeyi biliyor."

Cafer Ağanın Abdest Suyu:  

Tatsız, tuzsuz.

Çağ Açmak:  

Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak. ”İstanbul` un fethiyle yeni bir çağ açıldı.”

Çağ Atlamak:  

Büyük ilerleme sağlamak. "Çağ atlamak eğitimle, teknolojiyle, çalışmakla olur."

Çağ Dışı Kalmak:  

1- Çağın gerektirdiği şartların gerisinde olmak. "Çağ dışı kalmış uygulamalarınızı sonlandırın artık." 2- Yedek askerlik çağını doldurmuş olmak. "Çağ dışı kaldığım için askerlik şubesine kadar gittim."

Çağ Dışı Olmak:  

1- Çağın gerektirdiği şartların gerisinde kalmak. "Çağ dışı olmuş uygulamalarınızı sonlandırın artık." 2- Yedek askerlik çağını doldurmuş olmak. "Çağ dışı olduğum için askerlik şubesine kadar gittim."

Çağanoz Gibi:  

Eğri büğrü (kimse). Çağanoz: Bir yengeç türü.

Çağanoz Vâri:  

Çağanoz gibi. "Amca, beyin yürüyüşünü taklit eder gibi çağanoz vâri gider" (Hüseyin R. Gürpınar)

Çağı Geçmek:  

1- Eskimek. 2- Dönemi veya modası geçmek.

Çağı Yakalamak:  

Çağın gerektirdiği gelişmişlik düzeyine ulaşmak. "Çağı yakalamak için teknolojik gelişmelere ayak uydurmak gerekir."

Çağın Gerisinde Kalmak:  

Gelişmelere ve yeni düşüncelere uyum sağlayamamak, ayak uyduramamak. "Çağın gerisinde kalmış fabrikalarla üretim yapmaya çalışıyorlar."

Çağını Aşmak:  

Düşünce, tutum ve davranışlarıyla bulunduğu çağdan daha ileride olmak.

Çağlamadan Çatlamak:  

Gerekli olgunluğa erişmeden olgun davranışlarda bulunmak, büyüklük taslamak.

Cahil Kalmak:  

Bilgi edinememek, bilgisi olmamak.

Cahiliyet Devri:  

Araplarda, Müslümanlıktan önceki devrin adı.

Caka Satmak:  

Çalım satmak, gösteriş yapmak. ”Caka satmayı bırak da işine bak.”

Caka Yapmak:  

Gösterişli davranmak, fiyakalı durumda olmak. "Müdür oldum diye caka yapıyor."

Çakar Almaz:  

İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan. ”Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı.”

Cakasından Geçilmemek:  

Her zaman ve her yerde gösteriş yapmak.

Cakasını Bozmak:  

Çalımına engel olmak, böbürlenmesini boşa çıkarmak.

Çakı Gibi:  

Canlı ve atik, çevik. ”Çakı gibi delikanlı olmuş.”

Çakı Suyu Kesiyor:  

"Çok körleşmiş." anlamında kullanılan bir söz. "Çakı suyu kesiyor, bilemek lazım."

Çakılı Kalmak:  

1- Yerini veya biçimini değiştirmeden durmak. 2- İz bırakmak. "Son bakışların bende çakılı kaldı."

Çakılıp Kalmak:  

Bir yerde uzun süre hiçbir şey yapmadan beklemek. "Yağmur başlayınca evde çakılıp kaldık."

Çakma Sarışın:  

Saçlarının doğal rengi sarı olmadığı halde, bu renge boyatan kadınlar için söylenir. "Akıllı konuş! Aklını alırım senin çakma sarışın."

Çaktın Köfteyi:  

Bir kimseye "anladın mı" demek için söylenir.

Çala Kalem:  

Durmaksızın yazarak, gelişigüzel. "Çalakalem bir şeyler yazıp bana vermişti." "Yine ödevini çalakalem yapıp getirmişsin." Doğrusu çalakalem şeklindedir.

Çalakalem:  

Durmaksızın yazarak, gelişigüzel. "Çalakalem bir şeyler yazıp bana vermişti." , "Yine ödevini çalakalem yapıp getirmişsin." Doğrusu çalakalem şeklindedir.

Çalakalem Yazmak:  

Çabuk ve çok yazmak.

Çalakaşık Yemek:  

Çabuk yemek.

Çalapaça:  

Zorla, sürükleyerek.

Çalı Çırpı:  

Çabucak ateş yakmaya yarayan ince ağaç dalı, kuru ot gibi şeyler.

Çalı Gibi:  

Sık ve sert. (saç, sakal)

Çalı Süpürgesi:  

Süpürge çalısından yapılan süpürge.

Çalım Atmak:  

1- Bir oyuncu topu elinden veya ayağından kaçırmadan karşısındaki oyuncuları kıvrak hareketlerle geçmek. "Üç oyuncuya çalım atıp, topu arkadaşına vermeyi başardı." 2- Kandırmak. "Bu adamların bize çalım atmaya çalıştıklarını düşünüyorum." 3- Bir fırsattan yararlanarak bir başkasının hakkı olan bir şeyi ele geçirmek. "Bize çalım atıp arabayı beş bin lira ucuza almışlar."

Çalım Satmak:  

Caka satmak, gösteriş yapmak, büyüklük taslamak. "Çalım satmayı bırak da işini düzgün yap." "Evinde yiyecek ekmeği yok, çalım satmaya çalışıyor."

Çalım Satmak (caka satmak):  

Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.

Çalım Yapmak:  

1- Bir oyuncu topu elinden veya ayağından kaçırmadan karşısındaki oyuncuları kıvrak hareketlerle geçmek. "Üç oyuncuya çalım yapıp, topu arkadaşına vermeyi başardı." 2- Kandırmak. "Bu adamların bize çalım yapmaya çalıştıklarını düşünüyorum." 3- Bir fırsattan yararlanarak bir başkasının hakkı olan bir şeyi ele geçirmek. "Bize çalım yapıp arabayı beş bin lira ucuza almışlar."

Çalım Yemek:  

Futbolda çalım ile geçilmek.

Çalımına Gelmek:  

Uygun zaman veya durumu ele geçirmek. "Çalımına gelmişken araba alayım dedim."

Çalımına Getirmek:  

Uygun zaman veya durumu ele geçirmek. "Çalımına getirmişken araba alayım dedim." "Çoktan beri bekliyorum, bir türlü çalımına getiremedim."

Çalımından Geçilmemek:  

Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak. ”Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor.”

Çalıp Çırpmak:  

Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak. ”Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı.”

Çalıyı Tepeden Sürümek:  

Bir işin olabilmesi için yerine getirilmesi olanaksız koşullar öne sürmek.

WhatsApp